PODCAST METİNLERİ

Manifesto

“Duyduğunu Sanma. Gördüğünü Sanma.”

Herkese Merhabalar, gözle görünen ve görünmeyen her türlü beladan, kulağın maruz kaldığı ve ruhun sağırlaştığı her türlü gürültüden sana her gün “hızlı ol” diyen, ama hiçbir zaman “dur ve dinle” demeyen bütün o gürültüden yani zamanın hızından, gündemin aceleciliğinden, “bir şeyler kaçırıyorum” telaşından azade… Yani o kadim eşiğe yani tarihin, kültürün ve tarihin engin sularına bir kez daha hoş geldiniz. Ben kaptan rehberiniz Hilmi Çalış uzun süre önce olduğu gibi yine ilginç hikayelerle karşınızdayım. Ve eğer hazırsanız bu Videocast’i dinlediğiniz cihazın sesini biraz daha açarak anlatılacakların tadını çıkarın.

Üstat ile aynı mecraya akmanın heyecanı doldu içime. Benden bende olmamı isteyen de oldu, sadece kendine anlatmamı isteyen de. Kabuğuma çekilmemi isteyen de oldu yaptığımı küçümseyen de. Onlar hem çoktular hem yoktular, hepsi aslında hiçti, hepsi birdi, biri içime birikti. İçimde biriken dilimde bitti ve nihayetinde acılarım dindi. Zor zamanlar geldi geçti büyüyen başakları heyecanım biçti Hülasası dönüp baktım tüm dostlarım beş kişiydi. Dediler bana vakti geldi ihanet etme kendine, al eline kalemi anlat bu sefer objektife.

Bugün benden bir hikâye gelmeyecek, bekleyen kızmasın hemen. Bu kadar zaman neden bir şey anlatmadı diye bir parça da merakın vardır diye düşünüyorum. Bu ara namede hem biraz ne oldu ne bitti hem de bu sene ne olacak ne bitecek onlardan söz edesim var. Çağdaş ifade ile biraz manifesto kasılacak ve bir katarsis yaşanacak. “Hayatın alma verme dengesi böyle işliyor!” dedim. Doğruldum. Ve yürümeye başladım hem de bir kalabalıkla. Bana gelen mesajlar, mailler yolda görünce “abi sesini özledik ne zaman duyacağız?” diyenlerin çok kıymetli geri dönüşleri meşkime keyif kattı ve ben de düğmeye basmaya karar verdim. Olan bu. Şimdi de olacak olana dokunduralım.

Orhan Gencebay’ın en sevdiğim şarkısıdır. “seveceksin”. Şöyle başlar.

Bir kapıdan gireceksin/ Neler neler göreceksin/Her çileye göğüs gerip/hayat budur diyeceksin. Evvela hayatın bambaşka bir evresine açılan kapının eşiğine hoş geldin bir kez daha. Bu zamana kadar “Kulak Uleması” sadece mekan ve olay anlattı. Bundan sonra olgu ve mana anlatacak. Yeri gelmişken sana bir söz vereyim. Bu andan sonra sadece bilgiye bulanmış, sağda solda ve hatta yapay zekâ ile kolayca elde edilmiş niteliksiz kulaktan dolma bilgiler olmayacak bu yeni sezonda. Andan öte “bilgi gösterisi” olmayacak. Her dem hep beraber “idrak antrenmanı” olacak. Çünkü ayrı kaldığım zamanda fark ettim ki derdimiz çoğu zaman cehalet değil; aşinalık. Tanıdık olanın içine düşüp onu artık görmemek… Tanıdık olanı sadece duymak… ciddiye almamak. Bakmayacak lakin görecek, duymayacak ve ısrarla dinleyeceğiz. Taşı, sesi, kubbeyi, ezgiyi… yeniden soracağız. “Bana yalan mı söylediler?” İtiraf ediyorum. Sana yalan söylediler dostum. Bana da. Sana bir yalan söylediler.

İlk başta dört temel temamız olacak. Mimarlık, derin tablo okumaları, film analizleri ve müzik keşifleri. Ayrı kaldığımız dönemde çok yalnız kaldım. Her yalnız mesaimde zihnimin kıvrımlarında kayboldum. Şarkılar dinledim, filmler seyrettim, gittim gezdim ve yalnızlığım bana yeni algı kapıları açtı. Günlüklerini “Yaşadığımı itiraf ediyorum” adıyla kitaplaştıran Pablo Neruda’nın bir bölümde vurguladığı gibi “ışık saçan yalnızlığın” servetini keşfettim. Dedim ki bunu bana bugüne kadar başka türlü anlattılar.  Mimarlığın, insanı “korumak” için yapıldığını söylediler. Çatının beni yağmurdan, duvarın seni soğuktan sakladığını anlattılar. Misal şu an içinde oturduğun o dört duvara bak. O duvarlar seni dışarıdan mı koruyor? Yoksa seni içeride mi tutuyor? Dur. Cevap verme. Sadece dinle. Sana bir yalan daha söylediler. Müziğin seni “eğlendirmek” için, “rahatlatmak” için, arka planda “fon” olsun diye yapıldığını söylediler. Metroda giderken, ders çalışırken, uyurken kulaklığına dolan o sesleri “tüketim malzemesi” sandın. Niteliksiz seslere maruz kaldık. Sonra o seslerle düşünmeye çalıştık… Sana yalan söylediler “Kulak Uleması” sana yalan söylediler. “Resimler hikâye anlattı.” dediler. Saatlerce boş idrak kastı sanat sevicisi lisans mezunları ama kimse Albert Camus’nun “Sanat, ölüme ve kadere karşı bir başkaldırıdır.” İfadesinin perspektifinden yaklaşmadı Valazquez’in “Nedimeleri’ne”. Kimse saniyede yirmi dört kare geçen projektörün sesini dinletmedi, on iki adamın neden kızgın olduğunu söylemedi.

Artık hikayeler anlatmayacağım. Andan öte görünmez olanı görünür kılmaya duyulmayanı işitmeye çalışacağım kendi dilim ölçüsünde. “Burada asıl olay ne?” bu soruyu çok sordum kendime bir başımayken. Çünkü sen bir piramide bakarken sadece bir mezar görmemelisin ya da zigguratta “medeniyetin ayak seslerini duymamalısın”. Ya da Pantheon’un kubbesinde salt bir mühendislik yoktur. Barok’un kıvrımı da sadece süs değildir. Bunlar sadece kartpostal detayı. Sosyal medya malumatı ancak saydığım tüm mimari detaylar fark edildiğinde insanlığın psikolojisi belgesidir. Önce en başa, tarihin sıfır noktasına değil; korkunun sıfır noktasına, Göbeklitepe’ye gideceğiz. Sana “tarım başladı, yerleşik hayata geçtik” masalını anlatmayacağım beklediğin üzere. Sana, insanın karnı açken neden devasa taşları diktiğini soracağım. Cevabı şimdiden fısıldayayım: Çünkü doğadan korkuyorduk. Ve korkuyu yenmek için tanrılar icat ettik. Sonra Mısır’a, Piramitlere ineceğiz. O devasa üçgenlerin estetiğine değil; “Ben ölmeyeceğim, ben unutulmayacağım” diyen o büyük megalomaniye bakacağız. Mezar ne kadar büyükse, korkunun o kadar derin olduğunu göreceksin. Sonra Batı’ya, Antik Yunan ve Roma’ya döneceğiz. Unutma ki, Taşlar yükseldikçe, insan küçülür. Senin ne kadar küçüldüğüne bakacağız.

Sonra Roma yıkılacak. Kaos başlayacak. Orta Çağ’ın o karanlık, o sisli katedrallerine gireceğiz. Rönesans ile ayağa kalkacağız. Ve final… Barok ve Rokoko. İnançlar çatışacak, krallar çıldıracak. Aşırı süsün, aslında bir çürümeyi nasıl maskelediğini anlatacağım. Biz kaçtıkça binalar süslendi. Süs, aslında suç ortaklığıdır. Aşırı süslüler de birer suçlu, birer günahkâr.

Bak dostum “Herkes duyar”. Kulak biyolojiktir, duyar. Ama “Dinlemek” bir eylemdir. Bir tercihtir. Bir emektir. Duymak, yüzeyde sörf yapmaktır. Dinlemek, vurgun yeme ihtimalini göze alıp derine dalmaktır. Yeni sezonda seninle anlaşacağız: Şarkıları “arkada çalan beyaz bir gürültü gibi tüketmeyeceğiz”. Onları birer “duyguların hakikat belgesi” olarak okuyacağız.  Çünkü bestenin sırrı, nakaratta değil; detaylardadır. Bedeni tamam eden ruhun meyvesidir müzik ve ben size o meyvenin tadını keşfetmenizi sağlayacağım.

İtiraf etmeliyim. Seninle tehlikeli bir yolculuğa çıkacağız. Tehlikeli zira yeni sezon içeriklerinden sonra o çok sevdiğin şarkıları bir daha asla eskisi gibi dinleyemeyeceksin. Sana “bu şarkı şu yılda çıktı, şu makamdadır” demeyeceğim ki bana yakışmaz. Ben, o melodinin arkasına saklanmış intiharları, devrimleri, korkuları ve varoluşsal çığlıkları göstereceğim. Yani sadece notalar değil, İnsan Ruhunun Otopsisi olacak. Not düşelim tarihe, Müzik dinlemek, besteciyle yapılan sessiz bir kontrattır. O sana yarasını açar, sen de ona zamanını verirsin. Seni Sovyet Rusya’ya götüreceğim. Shostakovich’in o meşhur Vals’ini dinleyeceğiz ilk bölümde. Sen onu bir balo salonu müziği sanıyorsun telefon melodisi yapıyorsun. Oysa o, kapısının çalınmasını bekleyen, korkudan titreyen bir adamın, hayatta kalmak için attığı o “zoraki” kahkaha var. Korku mu? Hayır. Öfke de olacak, nefsin idamı da var, çokluğun birliği de var isyan da. Şimdi… bu yeni sezonda bana dersen ki “bana biraz neşeli şeyler çal, kafam dağılsın”, üzgünüm yapamam. Algoritmalar seni bekler. Ama eğer “Ben o notaların içindeki insanı bulmak istiyorum, gürültüden değil sessizlikten anlam çıkarmak istiyorum” diyorsan… buyur gel baş göz üstüne.

Bu yeni sezonda sinema da olacak, tuval de fırça izleri de. Sanatın bir eğlence olmadığını, sorgulanmayan bir hayatın nasıl yaşamaya değmezse sorgulanmayan ve onu ortaya koyan sanatçıyla empati kurulmazsa renk karmaşasından başka bir şey olmadığını göreceksin. Yönetmenin, yönettiğine ne kadar hâkim olduğunu fark edeceksin ve gümüş perdeden yansıyan hayatlarla kendi yolunu değiştireceksin.

Bu sezonda “bilgi” yığmak için değil… bakışını değiştirmek için bir rota çizdim. Tarih anlatmadım sadece. Seni anlatan bir tarih anlattım. Mekânları okursan, seni kimlerin yazdığını anlarsın.
Çünkü mekân dediğin şey, yalnızca taş, mermer, kubbe değildir. Mekân, korkuyu yönetir. Mekân, arzuyu büyütür. Mekân, itaati öğretir. Ve bazen de “direnmeyi” fısıldar. Tıpkı tablolar gibi tıpkı filmler gibi.

Ha müptelası olduğun tarih dergisi gene olacak, konuklar bu mikrofona dolacak. Bir erkeğin günlüğü de olacak, bir babanın kızına yazdığı mektuplar da çınlayacak. Malumata cahiller baksın. Ben insanın peşindeyim. Çünkü tarih, en çok insanın eylemlerinde saklı. Taş da bir eylemdir. Ses de bir eylemdir. Tuval de bir eylemdir. Sinema da bir eylemdir. O yüzden bu serinin ana vaadi şu: Sana yeni bir göz ve yeni bir kulak kazandırmaya çalışacağım. Onlarla bu karanlık dünyada kendi rengini bulmaya ve onunla çevreni boyamaya gayret edeceğim.

Hazırsan başlıyoruz.

Bundan sonra aynı şehre bakacaksın… ama aynı şehri görmeyeceksin. Aynı müziği duyacaksın… ama artık aynı parça olmayacak. Çünkü değişen şehir ya da melodi değil. Asıl değişen sen olacaksın.

Hadi gel. Eşiğe hoş geldin ve de hoşça kal. Ama artık “turist” kalma. Gör. Dinle. Ben Rehber Hilmi Bey. Nam-ı diğer Kulak uleması, Perde kapandı. Gerçek hayat şimdi başlıyor.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir