PODCAST METİNLERİ

GÖBEKLİTEPE

“Medeniyet Karnını Değil, Korkusunu Doyurdu”

Herkese merhabalar, kulak ulemasının toplandığı güvenli limandan, gözle görünen ve görünmeyen her türlü beladan azade.  Tarihin, kültürün ve sanatın engin denizlerine yol almak üzeresiniz. Ben kaptan rehberiniz hilmi çalış, her hafta olduğu gibi ilginç hikayelerle karşınızdayım ve eğer hazırsanız bu podcasti dinlediğiniz cihazın sesini biraz daha açıp anlatılacak hikayelerin tadını çıkarın. 

Yeni sezona girdik ve ben sana bir söz verdim. “Görünmeyen ve duyulmayanı anlatacağım” diye. Hemen başlayalım. İlk tema mimari, ilk durak elbette Göbeklitepe. Neden diye sorma sebebi malum burası en mühim korku eşiğimiz.

Sadece mekân da değil zamanda da bir seyahat edelim ve de Urfa’ya gittiğimizi düşleyelim. Ama On iki bin yıl öncesindeyiz. Piramitlerin yapılmasına daha binlerce yıl Stonehenge’e bir o kadar asır var. Öyle bir ortam var ki insan, insan olduğunun bile bilincine yeni varmış. İki ayağının üzerine kalkalı daha on beş dakika geçmiş desek yeridir. Öyle devlet, yazı, ticaret filan esamesi okunmuyor. Hatta buğday bile yok ki ekmek kavgasına girelim. Belki de bundan dolayı çok popüler oldu Göbeklitepe. Anadolu’da binlerce asır sonra sesini duyuracak olan Karacaoğlan’ın dilimize tercüman olan sözüyle “kim var imiş biz burada yoğ iken”. Valla Göbeklitepe varmış ama bir o kadar da yokmuş, yok edilmiş onu yapanların torunları tarafından. Çığlık atma seanslarından, dişil enerji inşasına, nefes egzersizlerinden modern insanı söğüşlemeye matuf ilkelliğin doğum yeri tam burası. Tarihin sıfır noktası mı? Diyebiliriz. Ancak salt bu amaçlarla oraya gidiyorsan seyyahın ruhu yitip gitmekte, dikkat et. Seyyah anlamaya çalışır. Turist bakar geçer.

Şimdi zaman içindeki gezimizde hayal ediyorduk. O, T biçimli sütunların ortasına geçtiğini düşün. Rüzgârı yüzünde hisset. Kendini onları yapanların yerine koy. Bak ileride adı bile olmayan bir adam yanındaki kalabalıkla sana doğru ilerliyor. Çocuk sesleri var. Geçen sene gördüğün kadın bu sefer tek geliyor toplantıya. Belki de kocası olması gereken adam av sırasında can verdi. Cevabını sen vereceksin. Bu senin hayalin unutma. Yavaş yavaş kalabalık toplanmaya başladı. Amaçları neydi peki?  Tek cevabım var taşların arasından seslenen.  İnsanın alt edemediği doğa karşısındaki çaresizliği ve korkusu.

Bu hayalini kurduğumuz gece insan adı verilen aciz mahlukun Tanrı’yı ve mimarı icat ettiği gece. O gece ki yıllar sonra Aşık veysel’e şu dizeleri yazdırdı.

Şu dünyayı kuran mimar/Ne hoş sağlam temel atmış/İnsanlığa ibret için/Kısım kısım kul yaratmış.

Âdettendir, “Kulak Uleması” derinleri sever. Bir soruyla devam edeyim ki kalabalık olduğumuz ortaya çıksın. Yoksa bir başına bu koltukta pek bir hevesim kaçıyor uzun tiradların nefessiz akışında. İnsan iki ayağı üstünde kalktıktan ve bilincine vardıktan hemen sonra ne yaptı? Ekti mi? Yoksa korktu mu? Yıllarca sosyal bilimcilerin inandığı bir iddia vardı ki bu ön yargıyı yıkmak çok zor oldu. Avladık topladık. Sonra ektik biçtik, en sonunda ekip biçilen yerlerin yakınında da yerleştik. En sonraları boş vakit bulduk da tapınak yaptık.

Güzel hikâye. Mantıklı ve de şık.

Ama Göbeklitepe bulunduğu andan itibaren tüm bu hikâyeyi ters yüz etti. Zira burada ev yok, tarla yok takka yok.  Fizyolojik ihtiyaçlar tamam olmadan bir sonraki aşamaya çıkamaz insan Maslowe’un hiyerarşisinde. Bu salt tapınım alanı olarak oluşan yapıdaki her taş insanın aynı anda aynı şeye inanmasını telkin eder aslında. Birbirimizi kandırmayalım. Kimse açken tapınak yapamaz. Ya asıl mevzu açlık tokluk değil de sadece korkuysa.  

İnsanlar bu konuma yaşamak için gelmedi. Ki zaten ilk şehirlerin yapılmasına bir o kadar zaman var. İnsanlar en güçlü ihtimalle buraya tapınmaya geldi. O devasa taşları taşımak için yüzlerce insan bir araya geldi. Bu kalabalığı doyurmak için de etraftaki yabani buğdayı evcilleştirmek zorunda kaldı. Yani bilinenin aksine tapınakları, tarım devrimi ortaya çıkarmadı. Asıl tapınak ve inanç Göbeklitepe bağlamında tarımı ortaya çıkardı.

Neolitik Devrim bizim en büyük sıçramamızdı ama burası bir başka seviye. Bu yüzden buradan itibaren başlayan sürece “kalabalık devrim ifadesi tam oturuyor. Kierkegaard’ın kaygı kavramı adlı kitabında dediği gibi: “İnsan bazen korkudan değil, korkunun ne olduğunu anlamamaktan yorulur.” Avcı-toplayıcı insan, o belirsizliğin ortasında kendine bir “merkez” belirlemek zorundaydı. Bir nirengi noktası. Bu taşları dikerek dediler ki: “Burası bizim. Burası kaosun giremeyeceği yer.” Derinleştirelim hemen.

Açlığa dayanırsın da ama anlamsızlığa dayanamazsın. Dayanamazsın girdiğin mağaranın neler gizlediğini bilmezsen. Ve anlamsızlık bir korku yaratır. Tıpkı ölüm gibi. Belki de insanın en büyük kaygısı olan ölümden sonrası ile ilgili somut bir tecrübe olsa ondan da o kadar korkmayız. İnsan korkar aklı ona her ne kadar çözümler sunsa da. İşte bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki “medeniyet” dediğimiz şey, bir konfor projesinden çok kaygı projesinden başka bir şey değil.

İnsanlık bilinmeyeni açığa çıkartan güneşe tapındı ki belki bu yüzden İsa’nın öğretisine instisap edenler güneş gününü boşuna kutsal saymadı. Gece bilinmeyen sırlarla dolu ve o kadar tekinsiz. Üçüncü milenyum insanı el an geceyi elektrikle aydınlatıyor da o devrin adamının bu kadar kolay erişilen imkanları yoktu. Geceleyin sonsuz bir siyahın içinde yırtıcılarla dolu tekinsiz bir arazideydi dedem ve senin nenen. Bu yüzden bir araya geldik tarih boyunca gecelerde. Korkumuzu ütüleyip rafa kaldıralım diye. Hikayeler anlattık kervansaraylarda, ateşlerin başında kamplarda. Göbeklitepe dediğimiz lakin o devir insanı tarafından hangi dilde ne denildiği bilinmeyen bu yer o gece karanlığını bir olup birlik olup alt etmek için yapıldı diye var sayarım ben. Ne de olsa bir elin nesi var iki eli elin sesi var. Birbirlerinden güven bulup varlıklarını güvence altına aldılar ve dahi anlamadıklarına bir mana kattılar. Kattıkları manaları da somutlaştırdılar. En ufak bir araştırma yapsan bir bağlantı ile görsel aramalarda karşına T biçimli sütunlar çıkar Göbeklitepe ile alakalı. Kollarını yanlarına sarmış, kemer takmış Stilize insan bedenleri sanki. Bu fikrimde yalnız olmadığımı kanıtlarcasına okuduğum metinler de bunun altını çizmiş. ancak yüzleri yok. Belki de onlar “bizden” biri değil demenin o devirdeki karşılığı. Onlar ilk Tanrılar, ilk Atalar ya da ilk Koruyucular belki de. Bu mimari, doğayı taklit etmiyor; doğayı hapsediyor. Bunlar bahsettiğim manaların somutlaştığı objeler. Hülasası burada taş dediğin aslında varlığın ta kendisi. Hepsinde insanın fiziki varlığını riske sokan hayvanlar kazılı. Üzerlerindeki hayvanlara bak: Yılanlar, akrepler, aslanlar. Hiçbiri “besin” değil. Hepsi insanı tehdit eden hepsi vahşi. Elbette bunlar birer süsleme detayı değil. O taşı oraya dikerek, akrebi ve temsil ettiği ölümü sabitlediler. Hazır yeri gelmişken söylemeliyim, sanat tarihi serisinde daha detaylıca anlatacağım. Estetik adıyla bir felsefi disiplin olan sanat aslında bir ritüel çağrısından başka bir şey değildi. Bu hayvanları buraya etrafımızda bunlar var diye dikmediler, yıllarca sonra gelenler merak ederse biz de işaretimizi bırakmış olalım gibi bir kaygıları yoktu. Bir çember oluşturan bu hayvan kabartmaları olan T biçimli taş sütunlar dışarıdaki tehlikeyi uzak tutan soyut sınırlardı. Göbeklitepe bir fitili de ateşledi. Bir fikri görünür kılıp kendinden çok sonra inşa edilecek şehirlerin de kaynağına dönüştü. Neolitik’i en iyi teşhis edeceğimiz kentlerde, artık sur duvarları, bir arada yaşama teşebbüsleri birliğin verdiği güven temasını görmeye başlarız. Kolektif bilinçdışının verdiği yaşama refleksi. Mimarlık bu dönemden itibaren barınmak için yapılmadı. Mimarlık her dem korkulan şeyin etrafına çizgi çekmek için yapıldı. Göbeklitepe’de çemberin içinde düzen dışında kaos, çemberin dışında kontrol edilemeyen vahşi bir yaşam içinde tek bir mesaj vardı: “Burada kontrol bende.”

Bir neden sonuç ilişkisi kurarak determinist veriler elde edebilen atalarımız kendine bir merkez kurdu. Toplandı, sınırlar çizdi -somut veya soyut. Bir mekân oluşturan insanın bir sonraki adımı çevreyi tanımak elbette. Çevre tanındıktan sonra ise tehditlerin envanteri çıkmalı. Tehdit bize ait olmayan demek. O zaman ardından bir soru geldi. “Biz kimiz”. Bu formülle beraber rahatlıkla diyebilirim ki, münferit teşebbüslerin nafile avlarından sonra Göbeklitepe bizim ilk kez “bizi tanımladığımız” yer.

Biz olunca iş bitti mi? Bir bedeli var elbette. Biz olursan sayın artar. Sayın artınca kontrol edilmesi gereken kalabalık artar. Kalabalıkla korkumuz azalır ama kaygı büyümeye başlar. Ve bu kalabalık beraberinde insanlığa bir şey daha armağan eder.  İktidar.

Bunu seçimle başa gelen bir idare erki gibi düşünmeyin. O devletle beraber zuhur edecek. İktidar dediğimiz şey bu yüzden ilk adımını tapınım ile atar. Zira ritüel de diyebileceğimiz bu kutsal eylemler bir sistemle devam etmeli. Yoksa çemberin dışındaki kaosun farklı bir şekli o çemberin içinde de yaşanır.  Kim nerede duracak, Kim ne zaman susacak kim ne zaman hangi hikayeyi ne şekilde anlatacak. Hepsi bir düzene tabi olmalı. Bu düzenin sürekliliği için haliyle yazılı olmayan kurallar ortaya çıkarılır. E kural varsa buna uymayana bir de ceza verilmelidir. Dikkat ettiniz mi? Fark etmeden modern çağın bir arada yaşama adımlarını saydım. Medeniyet, önce içerideki kaosu organize eder sonra dışarıyla ilişkileri düzenler.

Arada Göbeklitepe ile ilgili derin bir düşünce deryasındayken anlamaya çalışıyorum. Elinde mızrak, sırtında postun. Kendi koyduğun kurallarla istediğin şekilde istediğin yerde hesap kitap ermeden yaşıyorsun. Sonra adamın biri çıkıp diyor ki: “millet; yarın buraya taş dikeceğiz…” sen de çıkıp gidiyorsun. “Büyük bir fikir” söylediği için mi yoksa o adam veya kadın güzel bir mimari tasarım çizdiği için mi? Elbette hayır. Bak çok kesin bir gözlemdir tüm tarih boyunca insanı bir araya getiren umut değil korkudur. Şimdi, bugüne gel ve anlamaya çalış. Bak etrafına bugün böyle yerler yok mu? Plazalar, stadyumlar, alışveriş merkezleri, Katedraller, camiler, miting alanları. İsimler değişiyor. Taşlar değişiyor. Devir değişiyor ama içgüdümüz aynı kalıyor. Bugün Göbeklitepe’ye de bir AVM’ye de gitsen kesin ve net bir gerçeklik var. İnsan, korkusunu yatıştırmak için mekân inşa eder. Mekân inşa ettikçe de kendine yeni korkular ve yeni düşmanlar üretir.

Yavaştan sona gelirken en büyük gizemi çözmeye çalışalım. Ne oldu, nasıl oldu da bu ilk mabet ortadan kayboldu. Toprak onu nasıl yuttu. Çok büyük ve de bir o kadar mistik çıkarımlarla aklını bulandırmayayım. Cevap basit. Onu yapanların evlatlarının evlatları bir zaman gelince, gömüyorlar. Öyle bildiğin taşla, toprakla kürekle ve de çapayla, büyük bir çabayla onu gömüyor. Yani insan denilen canlı kendi yaptığını bilfiil kendi eliyle gömüyor diri diri. Bile isteye, tonlarca toprak taşıyarak, belki de yaptıklarından daha fazla emek harcayarak o insanüstü anıtların üstünü örttüler. Bu normal değil.
Düşünsene bir milenyum bir yeri kutsal addediyorsun sonra diyorsun ki “hadi gömelim.”.

Genel kanaat burasının işlevini yitirdiği için terk-i diyar tezinden gidiyor da ya öyle değilse. Belki de o “büyü” bozuldu. İnsan, doğayı tarım ile kontrol edebildiğini fark edince, o korkunç Tanrılara ihtiyacı kalmadı. Belki de insan şunu fark etti; burası yavaş yavaş hapishaneye dönüşüyor. Ritüel dediğin şey, bir süre sonra zincire dönüşüyor. Belki de Göbeklitepe’nin altına gömülen sadece taş değil. Belki de oraya gömülen… ilk anlaşmanın yüküydü. Ben senden koruma ve güvence istedim, sana saygımı gösterdim ama artık kendi başımın çaresine bakabiliyorum. Bazen insan, kendi yarattığı Tanrı’yı gömmek zorunda kalır. Ve bu cümle ağır farkındayım lakin tarih de o kadar ağır bir şeydir. Zira tarih, bizim kendimizi iyi hissetmemiz için değil tarih, bizim kendimizi tanımamız için vardır.

Şimdi ana soruya dönüyorum: Bu yapıya bakarken ne hissetmeliyiz? Hayranlık mı? “Atalarımız ne zekiymiş” kibri mi? Büyülü gizemler mi? Ne hissetmeliyiz. Cevap maalesef acı; Kaygı hem de varoluşsal bir kaygı. Bu taşlar, insanın doğadan koptuğu o ilk anın anıtıdır. Biz o çemberin içine girdik ve bir daha asla o “doğal” dünyaya dönemedik. Bu yapı çok büyük bir mesaj taşır. “Biz buradayız ve doğadan farklıyız” ifadesinin kibirli çığlığı. Göbeklitepe “ne kadar güçlüyüz” demez. Göbeklitepe “ne kadar korkuyoruz” der. Der demesine ama artık çemberin içine bir kez girmiştik.

Ve bugün, biz aslında o korkunun yankısında yaşamaya devam ediyoruz. Plazalarımız, evlerimiz, şehirlerimiz… Hepsi Göbeklitepe’deki o ilk dairenin genişlemiş halidir. Biz gerçekten ilerledik mi
yoksa sadece korkularımız daha büyük taşların arkasına mı sakladık? Tüm modern yaşam alanları bir merkez vaat ediyor ve sana “burada güvendesin” diyor. Ama sormadan olmuyor. “Merkez büyüdükçe, insan küçülüyor mu, özgürlük azalıyor mu?

Biz Göbeklitepe’yi bulmadık; Göbeklitepe bize, doğayla yaptığımız o bozuk sözleşmeyi ve korkularımızı hatırlatmak için yüzeye çıktı.

Az sonra ben gideceğim. Sen evinin güveninde, dört duvarına bakacaksın. Senden ricam şu: O duvarların seni neyden koruduğunu düşün. Soğuktan mı yoksa dışarıdaki o sonsuz, o tekinsiz boşluktan mı? Belki de mimarlık, bize nasıl yaşayacağımızı değil; korkularımızı nasıl şekillendirip taşa çevireceğimizi öğretmek için vardır. En son bitirirken Aklına hep şu gelsin: Medeniyet bazen karnı doyurmaz. Medeniyet bazen korkuyu doyurur.

 Ben Rehber Hilmi Bey. Taşların altındaki korkuyu duymanız dileğiyle.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir