PODCAST METİNLERİ

BEKLEMEK

Merhaba.


Yürüyorsan… yine aynı yerden yakaladım seni. Aynı kaldırımdan değil belki ama aynı yerden: adımının içinden. Çünkü bazı cümleler otururken dik duruyor; yürürken doğru duruyor. Otururken dil düğüm oluyor; yürürken düğüm çözülüyor. Arkada şehir var. Rüzgâr var. Uzakta bir kapı kapanıyor. Bir motor geçiyor. Bunlar “rahatsız edici” değil. Bunlar şahit unutma.

Bugün beklemek konuşacağız. Önce kaybettik. Sonra değiştik. Şimdi… bekleyeceğiz.
Ama beklemek dediğim şey, oturup çürüme değil. Beklemek dediğim şey, içerdeki kalabalığa rağmen dağılmamayı anlatacağım. Ama senin bildiğin o “sabret, geçer” ezberinden değil. Beklemenin iyi huylu kartpostalı yok bende. Ben beklemeyi… daha çok, içinin bir yerinde dişini sıktığın o anlardan biliyorum. Hani beklediğin şey gelmiyor da sen gelmeyişi de bekliyorsun. Bir tür çift bekleyiş. Bir yandan “ya gelirse” diye umut, bir yandan “gelmeyecek” diye ağırlık. Aynı anda.

Adımını yarım tık yavaşlat. Omuzlarını indir. Çeneni gevşet. Nefesin burnundan girsin. Şu an kimseye güçlü görünmen gerekmiyor. Beklemek zaten güçlü görünmenin işi değil; dağılmamayı öğrenmenin işi.

Bu bölümün ritüeli belli. Üç soru. Sonra bir şeyi bir noktaya bırakacağız.

Birinci soru: Ben şu an neyi bekliyorum?

Cevap kısa olsun. “Mesaj.” “Haber.” “Dönüş.” “Sakinlik.” Ne geliyorsa.

İkinci soru: Ben aslında neyi bekliyorum?

Burada “şey” değil, “duygu” çıkar çoğu zaman. “Değer.” “Huzur.” “Onay.” “Görülmek.”
Bekleyişin kalbi genelde bu ikinci cümledir.

Üçüncü soru: Ben beklerken kendime ne yapıyorum? Sıkıyor muyum? Sertleşiyor muyum? Kaçıyor muyum? Kendimi küçültüyor muyum? Çünkü bekleyişin kendisi değil; bekleyişteki hâlimiz bizi ya büyütür ya çürütür. Daha sonra tekrar geleceğim buraya. Biz başka bir sorunun cevabını arayalım.

Beklemek eylemi pasif mi, aktif mi? Bu soru çok dolaşıyor. Bence yanlış yerde soruluyor. Beklemek bazen pasif, bazen aktif değil; beklemek bazen bir karakter testi. Zihnin, “şimdi”ye dayanabiliyor mu? Kalbin, “olmuyor”a dayanabiliyor mu? İnsanın en zor sınavı bu: Dışarıda hiçbir şey değişmiyorken, içeride her şeyin değişmesi.

Beklerken asıl can yakan şey, beklediğin şeyin gelmemesi değil.
Asıl can yakan şey, beklediğin şeyin gelmemesiyle birlikte, kafandaki hikâyenin çökmesi. “Ben böyle sanmıştım” dediğin yerin altının boşalması. İnsan bazen yaşadığı acıdan değil… yaşayacağını sandığı hayatı yaşayamadığından acı çekiyor.

Bir de şu var: Beklemek, insanın kendini en çok yakaladığı yer. Çünkü beklerken konuşmalar çoğalıyor. İçeride bir kalabalık var. Sen bir cümle kuruyorsun, içeride üç kişi cevap veriyor. Biri umutlu, biri alaycı, biri öfkeli. “Git.” “Kal.” “Bekle.” “Bırak.” Sanki içimizde küçük bir meclis var ve hepsi aynı anda söz istiyor.

Şimdi burada, çok sevdiğim bir tabir var: festina lente. Latince. “Yavaşça acele et.”
İnsan bunu ilk duyduğunda gülümsüyor, çünkü hayat zaten böyle. Kaldırımda da böyledir: Hızlanırsın ama düşmemek için yavaşlamak zorundasındır. Acele edersin ama ayağın taşlara dikkat etmek zorundadır. Beklemek de tam bu: Acele etmek isterken yavaşlamayı öğrenmek. Yavaşladığında da kendine kızmamak.

Roma’da stoacılar bunu çok severdi. Çünkü Stoacılık, “beklemek” konusunda insanı süslemiyor. Sertçe omzuna dokunuyor: “Kontrol edemediğini kontrol etmeye çalıştıkça kendini yersin.” Epiktetos’un çizgisi bu oldukça basit: yani diyor ki; Senin elinde olan şey niyetin, tavrın, adımın. Senin elinde olmayan şey… başkasının adımı, zamanın adımı, kaderin adımı. Beklerken insanın yaptığı en büyük hata, elinde olmayanı elinde sanmak. Mesajın gelmemesini bir mahkeme dosyası yapmak. Bir bakışın eksikliğini, hayatın hükmü sanmak. Olmayanın üstüne çökmek.

Ama beklemek sadece akıl işi değil. Beklemek kalp işi. Kalp, “olmadı” cümlesini akıl kadar hızlı kabul etmiyor. Kalp, bazen inadına, bazen safça, bazen çocuk gibi “belki” diyor. İşte insanın kendine en fazla kızdığı yer de burası: “Niye hâlâ umuyorum?” Niye umuyorsun biliyor musun? Çünkü insan umutsuz yaşayamaz. Ama umut da iki türlü.

Birinci umut: “Tam istediğim gibi olacak.” Bu umut kırılır. Çünkü hayat, tam istediğin gibi olmaktan hoşlanmaz. İkinci umut: “Nasıl olacağını bilmiyorum ama ben yolda kalacağım.”
Bu umut kırılmaz; şekil değiştirir. Bir gün “gelir” diye beklediğin şey, bir gün “gelmese de ben yürürüm”e dönüşür. İşte dönüşüm burada başlıyor.

Beckett’in Godot’su var ya… Godot’yu bekleyen iki adam. Estragon ve Vladimir. Aslında bekledikleri şey sadece Godot değil. Bekledikleri şey, hayatın başlaması. “Bir şey gelsin de biz de başlayalım.” Ve asıl acı şu: Hayat zaten başlamış haberleri yok, onlar beklerken kaçırıyorlar. Beklemek bazen insanı hayattan çekip alıyor. Kaldırımın üstündesin ama sanki yürümüyor gibisin. Şimdi bunu “beklemek kötüdür” diye söylemiyorum. Hayır. Beklemek de lazım.
Ama beklemek, seni hayattan koparmasın. Beklemek, seni kendinden koparmasın.

Nietzsche bu konuda sert bir adam. Beklemeyi sevmez. Nietzsche’nin beklemeyi sevmemesinin sebebi: hareketsizlikten. O adam, masa başında saatlerce oturup “hakikat” üreten zihne güvenmez. Çünkü ona göre düşünce, sadece kafada doğmaz; bedende doğar. Kas çalışırken, ciğer dolup boşalırken, adım adım. Hatta neredeyse şunu der gibi: “Oturup çürüyen düşünce, önyargıya daha yakındır.” Ben bunu beklemeye şöyle bağlıyorum: Beklerken en büyük tehlike, bekleyişin seni hareketsiz bırakması. Sadece dışarıda değil; içeride de. Zihnin aynı cümleyi çiğneyip durması. Aynı sahneyi döndürmesi. Aynı ihtimali defalarca kurması… Bu, yürümek değil; bu, kendi içinde dönüp durmak.

O yüzden, bütün hayatı boyunca yürürken huzur bulan Nietzsche’nin yürüyüş tarifi benim için bir öğüt değil, mutluluğun bir işareti: Beklerken de hareket edebilirsin. Beklerken bile küçük bir adım atabilirsin. Çünkü bazen beklediğin şey gelmez; ama sen yürürsen… sen gelirsin. Kendine gelirsin. Kendine varırsın. Ve bu, bekleyişin içinden çıkan en gerçek kazanç olur.

Çünkü Nietzsche “üret” der. “Kendi değerini kur” der. “Amor fati” der: Kaderini sev. Kaderini sevmek, “tamam kader böyleymiş” diye oturmak değil. Kaderini sevmek, önüne gelenin içinden bir anlam çıkarmak. Beklediğin gelmiyorsa… Nietzsche’nin fısıltısı şu: “O zaman beklediğin şeyin yerine, bekleyişin içinden bir şey çıkar.” Bir cümle çıkar. Bir disiplin çıkar. Bir alışkanlık çıkar. Bir yol çıkar.

Buddha’yı tutunma cümlesiyle değil, daha canlı bir yerden alalım: iki ok meselesi.
İlk ok, hayatın attığı ok: gecikme, iptal, sessizlik, gelmeyen şey. Can yakar, normal.
İkinci ok, bizim attığımız ok: “Niye gelmiyor?” “Demek ki değersizim.” “Yine olmadı mı?” “Ben hep böyleyim.” Bekleyişi zehirleyen çoğu zaman ilk ok değil; ikinci ok. İlk ok acıtır, ikinci ok yarayı büyütür. Beklerken yapabileceğin en insani şey şu: İlk oku kabul et, ikinci oku atma. Madem ok dedik başka bir doğu öğretisinden örnek vereyim. Zen Budizmi’in sevdiğim bir huyu var: Zen, seni büyük cümlelerle ikna etmeye çalışmaz; genelde bir sahne koyar önüne. Okçu hedefe bakar, yay gerilir… ve işin en zor yeri tam burasıdır: bırakma anı. Çünkü beklemek, çoğu zaman “hedefi istiyorum” diye kasıldığın yerde başlar. O kas, oku düzeltmez; oku titretir. Zen’in söylediği şey şuna benzer: Hedefi unut demiyor; hedefe yapışma diyor. Yayı ger, nefes al, sonra bırak. Bıraktığın an, bekleyiş eyleme dönüşür. “Bırakmak” burada vazgeçmek değil; doğru anda elini gevşetmek. Zen’den son örnek. Çok derin anlamları olsa da boşaltılan bir kavram var Zen’de. Macha Çayı. Tüm merasim dört saat sürer. O yaprakları haşlamazsın. Saygı duyarsın. Bazen beklemek, bir şeyin gelmesini değil; bir şeyin demlenmesini beklemektir. Çayı kaynar suya atıp hemen içmeye kalkarsan ağzın yanar. Şeker atsan bile değişmez. Beklerken bizim yaptığımız da bu: “Hemen olsun. Hemen gelsin.” Oysa bazı şeyler demlenmeden tat vermez. Beklemek bu öğretide pasiflik değil; sabır değil, sadece ama sadece zamanın işini yapmasına izin vermek. Ve sen o sırada oturup bakmazsın: fincanı seçersin, suyu koyarsın, ateşi ayarlarsın. Yani bekleyişin içinde yine bir emek vardır.

Tasavvuf burada ince bir yerden konuşur. Sabır deyince insanlar diş sıkmayı sanıyor. O yüzden sana her seferinde çeneni gevşetmeni öneriyorum. Oysa tasavvufta “sabr-ı cemil” diye bir şey var: güzel sabır. Güzel sabır, acıyı inkâr etmez. Ama acıyı çirkinleştirmemeye çalışır. Beklerken dilini kirletmemek. Beklerken kalbini taşlaştırmamak. Beklerken kendine zulmetmemek.

Tevekkül de yanlış anlaşılır. Tevekkül “hiçbir şey yapma” değil. Tevekkül, elinden geleni yapıp sonucu Allah’a bırakmaktır. Yani beklemek, “otur ve çürü” değil; “yürü ve teslim ol.” İkisi bir arada. Yine festina lente. Kur’an’da Bakara’da bir ayet var: “Allah sabredenlerle beraberdir.”
Ben bunu “bekle ve sus” diye duymuyorum. Ben bunu “beklerken bağını koparma” diye duyuyorum. Çünkü beklerken insanın ilk kopardığı bağ, kendine olan bağ. Sonra hayata bağ. Sonra Allah’la bağ. “Ben yalnızım” hissini büyütür insan. O ayet, o yalnızım hissinin karşısına bir cümle koyuyor: “Beraberlik var.” Görmesen de. Hissetmesen de. Bazen beraberlik, sadece bir adım daha atabilmektir.

Mevlânâ’nın dili burada ateşli ama şefkatli: “Dert, seni pişirir.” Beklemek de bir pişme hâli. Ama pişmek romantik bir şey değil. Pişmek bazen yanmaktır. Bazen acı çekmektir. Bazen “bu kadar da olmaz” demektir. Yine de o yanmanın içinde bir şey olgunlaşır. Bekleyiş, içindeki ham tarafları ortaya çıkarır.

Bektaşi dili ise daha sokak gibi konuşur. Hem güldürür hem vurur. Beklerken insanın en kolay düştüğü yer “dil.” Dil taşar. Sitem taşar. İma taşar. Tekrar ediyor gibi olacak ama Bektaşi’nin “eline, beline, diline sahip ol” öğüdünü bile buraya yapıştırabiliriz. Bu öğüt bekleyenin ahlakını tarif eder. Beklemek, bir ahlak meselesidir. Çünkü beklerken insan kolayca kötüleşir. Bekleyiş uzadıkça, insan kendini bile sevmemeye başlar. İşte orada, Bektaşi’nin sade ölçüsü devreye girer: Kendine sahip çık.

Şimdi en kırılgan yere gelelim: “Beklediğim gelmezse ne olacak?”
Bak, burada iki hakikat var. Birincisi: Evet, gelmeyebilir. İkincisi: Gelmemesi, seni bitirmek zorunda değil. Ama bunu söylemek kolay. Yaşaması zor. Biliyorum. Yine de şunu söyleyeyim: Beklediğin gelmezse, bekleyişin ikiye ayrıldığı yeri göreceksin. Bir bekleyiş var, seni çürüten. Tıpkı Budha’nın ilk oku gibi. Diğer ok ise yani bekleyişin ikinci hali ise senin o oku atmaman gibi. Seni büyüten. Çürüten bekleyiş, seni hayattan keser. Büyüten bekleyiş, seni hayata geri diker.

Büyüten bekleyişin formülü basit: Beklerken yürümek. Yürümek derken fiziksel adım da var, evet. Ama asıl yürüyüş, içeride: Kendine doğru atılan küçük adımlar. Senin sabah kalkıp yüzünü yıkaman bile bazen yürüyüştür. Bir kitap sayfası yürüyüştür. Bir kahve, bir nefes, bir “bugün de geçti” cümlesi yürüyüştür.

Biraz anlamsız ve absürt gelebilir ama sormadan edemiyorum. Hayat biraz da ölümü beklemek mi? Evet, doğru bir yerden. Hepimiz sona doğru gidiyoruz. Ama bu bilgi, seni karartmak zorunda değil. Tam tersine… keskinleştirebilir. Festina lente burada da çalışır: Yavaşça acele et. Acele etmen gereken şey yaşamın kendisi. Yavaş olman gereken şey, içindeki anlamı sindirmek.

En başta sorduğum soruları tekrar sorup bitirirken bir kez daha düşünmeni istiyorum.

Zihnindeki bekleyiş cümlesini tekrar yakala: “Ben neyi bekliyorum?” Sonra ikinci cümle: “Ben aslında neyi bekliyorum?”

“Bir mesaj bekliyorsan aslında değerli hissetmeyi bekliyorsun. Eğer bir haber bekliyorsan huzuru bekliyorsun, bir dönüş bekliyorsan değerimin onaylanmasını bekliyorsun. Bütün bu hikayeyi bir de buradan düşün.

Şimdi kapanış için küçük bir ritüel daha.
Bir noktayı işaretle: bir ağaç, bir tabela, bir taş…
İçinden de ki: “Ben burada beni tüketen beklemeyi bırakıyorum. Beklerken büyüyeceğim.” Sonra bir adım at. Şu cümleyi tekrar et: “Ben beklerken de yürüyebilirim.”

Beklediğimiz gelir mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Beklerken yürüyen insan, gelene hazır olur. Gelmeyene de dayanır. Ve bazen beklediğin şey… en olmadık anında gelir. Bir haber olarak değil. Bir insan olarak değil. Bir mucize gibi değil. Bazen bir karar olarak gelir. Bazen bir sabahın hafifliği olarak gelir. “Ben artık…” diye başlayan bir cümle olarak gelir.

Bir adım daha. Bir adım daha. Beklemek durmak değildir. Beklemek bazen yavaş yavaş yürümektir.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir