PODCAST METİNLERİ

KAYBETMEK

Merhaba. Şu an yürüyorsan, ikimiz de aynı işi yapıyoruz demektir. Sen kendi şehrinde, kendi kaldırımlarında… ben de kendi kaldırımlarımda. Beni çoğunlukla rehber diye bilirsin, Kulak Uleması’ndan tanırsın. Ama burada başka bir şey yapacağız. Burada tarih yok. Burada “bak şu kaynakta yazıyor” yok. Burada hayat var. Hayatın sesi var. Ayak sesin var. Arada bir araba geçecek, bir kapı kapanacak, belki bir köpek havlayacak. Bir yerden anons duyulacak. Bunlar sorun değil. Bunlar “arka plan” değil. Bunlar bizim yaşamımızın tanıkları, hayata koyduğumuz ufak derkenarlar olacak.

Bu seri 11 dakika 11 saniye. Adı da belki “Kaldırım Güncesi” olur belki. Bilmiyorum, ikisi de aynı şeye çıkıyor: Yürürken insanın dili çözülüyor. Otururken söyleyemediğini yürürken söyleyebiliyorsun. Çünkü yürürken kendini taşıyorsun. Hem de yükünle birlikte.

Şimdi adımını bir tık yavaşlat. Omuzlarını indir. Çenen… evet, çenen sıkıysa gevşet. Fark etmezsin ama insan gerginken en çok çenesini sıkar. Rahat bırak. Nefesin burnundan girsin. Kimseye gösteriş yapmıyoruz. Bu bir ritüel değil; bu sadece… kendine geri dönmenin küçük bir yolu.

Bugün kaybetmekten konuşmak istiyorum. Ama “büyük kayıplar” diye bağırarak değil. Hani insanın ağzında kocaman cümleler vardır ya… “Kaybettim.” Nokta. “Bitti.” Nokta. “Gitti.” Nokta. Sonra o noktalar, insanın içinde büyür, büyür, bir gün gelir bir duvara dönüşür. İşte bugün, o duvara yaslanıp bir dakika duracağız.

“Kaybetmek aslında kazanmaktır” diye bir cümle var. Mutlaka duymuşsundur. İnsan bunu ilk duyduğunda biraz sinirleniyor. Çünkü kaybeden insana bunu söylemek kolay. Hatta bazen ayıp. Ama ben bu cümleyi böyle telafi gibi, böyle teselli gibi kullanmak istemiyorum. Benim derdim o değil. Benim derdim şu: Bazı kayıplar var ki, seni senden kurtarıyor. Bazı kayıplar var ki, ilk kez nefes aldırıyor. Ve tuhaf olan şu: Bunu kaybettiğin anda değil… bazen aylar sonra anlıyorsun. Bazen yıllar sonra.

Yürürken şunu fark ettim: Kaybetmek dediğimiz şeyin içinde iki ayrı şey var. Birincisi, gerçekten kaybettiğin şey. İkincisi, kaybettiğin şeyle birlikte kaybettiğin… kimlik. Hani “ben şuydum” diye tutunduğun bir yer vardır ya. O yer gidince, sen de gidiyor sanırsın. Aslında sen gitmiyorsun. Sadece… kendine dair ezberin bozuluyor.

Bak, sana bir sahne anlatacağım. Kısa. Bir menkıbe. Şems’le Mevlânâ arasında geçen o meşhur hikâye var ya… Şems, Mevlânâ’dan şarap ister. Mevlânâ da çarşıda kapı kapı dolaşır, şarap arar.

Şimdi bu hikâyeyi birileri olduğu gibi okur: “Şarap mı? Hoca mı? Olur mu?” diye. Ama ben bunu “içki” tartışmasına çevirmek istemiyorum. Ben bu sahneyi bir itibar sahnesi olarak görüyorum. Bir benlik sahnesi.

Düşünsene: Sen yıllardır bir şey inşa etmişsin. İnsanların gözünde bir yerin var. Bir duruşun var. “Bu adam böyle yapmaz” dedikleri bir hat var. Sonra biri geliyor, sana diyor ki… “Git, şu ‘olmaz’ dediğin şeyi bul.” Bir anda bütün şehir sana bakıyormuş gibi oluyor. Sen daha sokağa adımını atarken bile, “Beni gören ne düşünür?” diye için konuşuyor.

İşte menkıbenin düğümü burada. Şems’in sorduğu şey “şarap” değil sadece. Şems’in sorduğu şey şu: Sen hakikati mi taşıyorsun, imajını mı? Senin doğruluğun… gerçekten doğru olduğu için mi doğru, yoksa insanlar seni “doğru” zannetsin diye mi doğru?

Bu soruya cevap vermek kolay değil. Çünkü insan kendi içinde bile dürüst olamıyor bazen. “Ben doğruyum” dediğinde, bir kısmın gerçekten iyi niyetli. Ama bir kısmın da… alkış bekliyor. Güvende kalmak istiyor. Küçülmek istemiyor. Yanlış anlaşılmak istemiyor.

Menkıbe burada bir kırılma yaratıyor. Mevlânâ’nın çarşıda dolaşması… benim gözümde “şarap bulmak” değil; kendini kaybetmek. Yani o güvenli kimliği bir süreliğine askıya almak. “Ben şu adamım” dediğin kostümü çıkarıp, sokağın ortasında sade bir insan gibi kalmak. O an, bir nevi çıplaklık. Ve acı şu: İnsan en çok, “iyi insan” maskesini kaybederken acı çeker. Çünkü kötü maskeyi kaybetmek kolaydır; zaten yük gibi durur. Ama iyi maskeyi kaybetmek… itibarını, ahlakını, bildiklerini kaybetmek gibi gelir. Halbuki bazen tam da o maske, insanı taş gibi yapar. Hareket edemezsin. Gülümseyemezsin. Ağlayamazsın. Çünkü “yakışmaz”.

Şimdi kendime sorduğum o soruyu sana da sorayım. Bugün senin “şarabın” ne?
Yani… aramak zorunda kalsan utanacağın şey ne?
Kapı kapı dolaşsan, “beni görmesinler” diye içinden geçireceğin şey ne?
Bir kişiye mi bağlı? Bir onaya mı? Bir ilişkiye mi? Bir başarıya mı? Bir unvana mı? “Ben böyle biri değilim” dediğin bir yere mi?

Bunu soruyorum çünkü ben de yürürken şunu fark ettim: Biz çoğu zaman bir şeyi kaybetmekten korkmuyoruz. Biz… kendimize dair hikâyeyi kaybetmekten korkuyoruz. “Ben şuyum” cümlesini kaybetmekten korkuyoruz. Çünkü o cümle gidince boşluk açılıyor. Ve boşluk… insanı ürkütüyor. Ama boşluk, aynı zamanda yeni bir nefes alanı.

Kaybetmenin içinde bir kazanç varsa, bence adı şu: hafiflemek. Ama hafiflemek, “mutlu olmak” değil. Hafiflemek bazen ağlayarak olur. Hafiflemek bazen diş sıkmayı bırakınca olur. Hafiflemek bazen “haklıyım” demeyi bırakınca olur.

Bunu doğu tarafında Tao diye anlatırlar. “Yol” derler. Akış derler. Nehrin zorlamadan akması gibi. Sen nehre bağırarak yön veremezsin. Ama nehir, taşı taşıya taşıya yuvarlar, sonunda taşı parlatır. Bazen kaybetmek… taşın köşesini alır. Seni cilalar. Acıtarak.

Buddha tarafında başka bir kelime vardır: tutunma. İnsan tutunur. Tutunduğu şey gidince “ben gidiyorum” sanır. Halbuki o sadece bir bağdı. Bağ kopunca, sen kalırsın. İşte o an, insanın kendiyle karşılaşması başlar. Dışarıda kimse yokken, içeride kalabalık başlar. O kalabalığı yönetmek için de bazen tek şey gerekir: yürümek.

Semavî dilde de benzer bir cümle dolaşır. Bakara’da “Olur ki bir şey sizin için hayırlıdır, siz onu sevmezsiniz; olur ki bir şey sizin için şerdir, siz onu seversiniz”… Ben bunu “teslim ol, sus” diye okumuyorum. Ben bunu şöyle okuyorum: Senin görüş açın sınırlı. Sen bir anı görüyorsun. Hayat bir hikâyeyi görüyor. Sen bugün kayıp diyorsun; hayat belki o kaybın içinden, seni başka bir yere taşıyor.

Ama burada tehlikeli bir şey var: Bu cümleleri, acıyı inkâr etmek için kullanmak. “Boş ver” demek için kullanmak. Hayır. Boş verme. Kaybettiysen, kaybettin. Canın yandıysa, yandı. Ama şimdi bir şey daha var: O kaybın içinde, senden düşen bir yük var mı? Onu arayacağız.

Şimdi küçük bir şey yapalım. Ritüel gibi değil. Deney gibi. Bir adımını yavaşlat ve içinden tek bir cümle seç: “Ben bunu kaybettim.” Sonra ikinci cümle: “Bununla birlikte ben şunu da kaybettim…” Mesela “güvende olma hissini”, “değerli hissetmeyi”, “gelecek planını”, “kendime saygımı”, “birinin gözündeki yerimi”. Her neyse. Şimdi üçüncü cümle: “Bu kaybın benden aldığı şeyin içinde… beni sertleştiren bir parça var mıydı?”

İşte burası önemli. Çünkü bazen kayıp, seni eksiltmez. Bazen kayıp, seni… yumuşatır. Ve yumuşamak güçsüzlük değildir. Yumuşamak, hayatla kavga etmeyi bırakmaktır. Hayatla kavga etmeyi bıraktığında da enerji geri gelir. O enerjiyle yeniden kurarsın.

Bu hale kendimce bir kelime uydurdum ben. Harifeş olmak… yani biraz harap, biraz ferah. Bir tarafın yıkılmış, bir tarafın açık. Bazen insanın en doğru hâli budur. Çünkü tamamen sağlamken kibir geliyor. Tamamen yıkıkken umutsuzluk geliyor. Ama yarım harifeş iken… insanın içinde bir kapı aralanıyor. Hem acıyorsun hem anlıyorsun. Hem kaybediyorsun hem öğreniyorsun.

Şems’in Mevlânâ’ya yaptığı şey, belki de buydu: Onu “tam” olmaktan çıkarmak. Onu yarım harifeş yapmak. Çünkü oradan aşk sızar. Oradan hakikat sızar. Oradan hayat sızar. İtibarın duvarından değil… çatlağından.

Sen bugün bir şeyi kaybettiysen, hemen “kazandım” demeni istemiyorum. Hatta sakın deme. Zaten anlamsız olur. Ama şunu sor: “Bu kayıp, benden hangi fazlalığı aldı?” Çünkü bazen fazlalıklarımız, en değerli sandıklarımızdır: kibirimiz, kontrolümüz, haklılığımız, onurumuz, gururumuz… Onlar gidince çıplak kalırız. Çıplak kalınca da ilk defa gerçekten yürürüz. Çünkü yük azalmıştır.

Ben bugün burada, kaldırımın üstünde, seninle yan yana yürürken şunu söylüyorum: Kaybetmek bazen kapıyı kapatır, evet. Ama bazen de başka bir kapıyı açar. Ve o kapı… çoğu zaman içeriye açılır. Yani “dışarıda ne var?” sorusundan çok, “ben içeride kimim?” sorusuna.

Şimdi bölümü kapatmadan önce, son bir küçük şey. Bugün yürüyüşünde bir noktayı işaretle. Bir direk, bir ağaç, bir tabela, bir taş. Yanından geçerken içinden de ki: “Burada bir şeyi bırakıyorum.” Ne bıraktığını söylemek zorunda değilsin. Kimseye kanıtlamak zorunda değilsin. Kendine bile açıklamak zorunda değilsin. Sadece bırak. Sonra bir adım daha at. Bir adım daha. Bir adım daha

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir