KÖRLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Herkese merhabalar, kulak ulemasının toplandığı limandan gözle görünen ve de görünmeyen, rehberin gafletine ve takipçinin sadakatine kurban giden her türlü uçurumdan azade, tarihin kültürün ve sanatın engin sularına demir almak üzeresiniz. Ben kaptan rehberiniz hilmi çalış her bölümde olduğu gibi ilginç hikayelerle karşınızdayım ve eğer hazırsanız bu podcasti dinlediğiniz cihazın sesini biraz daha açarak anlatılacakların tadını çıkarın.
Bu yeni sezon garip bir tempoyla başladık, iyi de yaptık zira koca bir yılın telafisini etmek elzem. Bu hem siz dinleyene hem de ben hazırlayana güzel oluyor elbette. Çünkü ben de sizin gibi öğrenerek büyüyorum. Ve bu yaptıklarımın belki de en mühim yanı ciddi anlamda beni soyutlaştırarak kurtarması. Nasıl olduğunu anlatayım. Bu bölüme biraz dertleşerek başlamak istiyorum müsaade varsa.
Her daim meraklı bir insan oldum ben. Hayatımın sanki varlık sebebiydi bu. Merak etmek içimdeki heyecanı körükledi, ben bu yaşa gelene kadar. Öğrendim, öğrendiğim şeyin bilinmeyen yanlarını merak ettim bu sefer de. Bilgi açlığım dindikçe bağlarımdan koptum. Toplumun bana biçtiği sıfatlardan bağımsız kaldım. Varlığımı silip gittim bir şeyleri kendi dimağıma kattıkça. Şimdi en karanlık zamanlarda sayfalarla, ekranla ve de seda ile derinlere dalıyorum. Ve bir de kalem ile. Bunları derleyip toplayım öğreniyorum. Bilmenin yükü paylaşmak. Paylaşıyorum. İyi ki varsınız iyi ki bu sese kulaksınız. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında şöyle dert yakınır; “beni anlamıyorlar, ben kulaklara uygun ağız değilim”. Bir süre ben de böyleydim aslında. Tek bir farkla. Ben anlatmaya başlayınca o kulaklar beni buldu. Gözler beni gördü. Büyük bir aile olduk. Şimdi biz bu bölümde koca bir aileyle, dertlerimi paylaştığım sizlerle Kuran’ı pusula belleyip asıl konumuz olan Bruegel’in tablosunu harita yapıp Hollanda’ya 16. Yüzyıla ışınlanacağım zamandan mekân kopacağım sizleri de koparacağım. Uzun bir macera olacak, gözlerinizi açın ve bana bile güvenmeyin.
Kuran’ı Kerim Araf Suresi 179. Ayetinde şöyle der. “Kalpleri var kavrayamazlar; gözleri var göremezler, kulakları var işitemezler…”. İnsan denilen canlının diğer türlerden farklı olarak inşa ettiği karakter yapısında hırsın ve kibrin, açgözlülüğün ve aldatmacanın bu denli yoğun olması onu en savunmasız canlı bile olsa onu doğaya hâkim canlı yaptı. Bu yüzden görmedik duymadık. Görmek istemedik menfaatimiz el vermediğinden. Bir yol tuttuk, milleti de peşimizden sürükledik. Bilsek de bilmesek de tüm insanat aleminin önünde bir çukur var ve biz hızla o çukura düşüyoruz. 1568 yılında Hollanda’da Pieter Bruegel tarafından çizilen o çukura.
Tabloyu anlatacağım ama biraz Bruegel’i tanımamız lazım diye düşünüyorum. Doğumu 1525 kabul edilir. Yani İstanbul’da Sultan Süleyman’ın tahttaki beşinci yılında. Bu benim için elzem anca bu şekilde köprüleri kurabilirim. Zira medeniyet bir yerde tek bir şekilde akmaz. Sanatçı Avrupa’nın bir ucundayken diğer ucunda olanı da bilmeliyiz. Süleyman’ın tahta çıkması ve Avrupa’da arka arkaya aldığı zaferler, yaşlı kıtada endişeyle karşılanır. Bir asır evvel İtalya’da tetiklenen rönesans hareketi, Protestanlığın da etkisiyle genele yayılır. Tüm Avrupa ikiye bazı yerlerde üçe hatta dörde ayrılmış halde. Bazı yerlerde yüz yıllık savaşlar başlamış. El yumruğunu yemeyen kendininkini balyoz sanıyor. Bruegel’in doğduğu yıllarda, onun toprakları giderek idarenin sertleştiği bir hal almaya başlar. Hollanda’nın yönetimi Habsburg hanedanından İspanya Kralı II. Felipe’ye geçer. Kendisi dindar bir Katolik’tir. Gücünün ve tüm Avrupa’nın yaşadığı huzursuzluğun etkisiyle kralımız herkesi kolayca din karşıtı sapkın addeder. İtirazı sapkınlık diye damgalayan bir disiplini var kendisinin. Arkasına Vatikan’ı ve Habsburgları alarak cüretini arttırır. Kısa sürede bölge kan gölüne döner. Bölge halkı günümüzde hala Hollanda tahtında oturan Oranje hanedanı etrafında toplanarak bir direniş başlatır. Ve bu savaş hali tam seksen yıl devam eder. Bu savaş hâli sadece meydanlarda, sokaklarda değil; insanın neye baktığına, neyi ‘görmek’ saydığına kadar sızar. Çünkü bu çağ, muhalif Hollandalılara değil; görüntüye de savaş açılan bir çağ. Bruegel’in resimleri tam bu yüzden ‘manzara’ değil; bir tür tanıklıktır. Ressamımız sırf bu yüzden bile hakkında uzun uzun konuşulmaya layıktır.
Şimdi dağıldık sanmayın daha yeni başladık. Çünkü kulak ulemasını ilk gününden itibaren buzdağının görünen kısmı tatmin etmedi. Bu hikâyede Bruegel ve Körlerin Kıssası buzdağının görüneni ise az önce andığım bölüm suyun altından küçük bir parça. Bu yüzden devam edelim.
İlk gençlik yılları biraz sisli Bruegel’in. Elimizde onun bu dönemine dair güvenilir tek bilgi, Pieter Coecke Van Aelst’in öğrencisi olduğu yönündedir. Gene yoldan çıkalım. İyi bir gravür sanatçısı ve duvar halısı tasarımcısı olan Van Aelst 1533 yılında İstanbul’a gelmiş ve Sultan Süleyman’a bir yıl boyunca bir duvar halısı satmaya çalışmış. Başarılı olamamış tabii ki. Ancak geriye harika bir miras bırakmış. Özellikle İstanbul’un sosyal hayatı ve kent dokusu ile ilgili harika gravürlere de ilerde ele alacağım deyip devam edeyim. Bu başarısız ama üretken ziyaretinden sonra Hollanda’ya dönen Van Aelst’in bu yıllarda atölyesinde bir çırak peyda olur. Kahramanımız Pieter Bruegel. 1551 yılında ustasından icazet alana kadar bu atölyede çalışmaya devam eder. Adını resmi kayıtlarda ilk kez 1551 yılında görürüz onun. Ressamlar loncasına kaydolur ve iş aramaya koyulur. Fransa üzerinden İtalya’ya geçer. Dört yıllık bu seyahatin sonunda perspektifi genişler ve ileride “Hollanda Rönesansı” adıyla anılacak sürecin mimarlarından olur. Bu arada Avrupa’da şiddet daha da artmaktadır. Buna dur demek için Vatikan devreye girer.
Çağın Avrupası’nda din, yalnızca inanç değil; hukuk, sadakat ve kamu düzeniydi. ‘Hangi mezheptensin?’ sorusu, aslında ‘kimin safındasın?’ sorusuna dönüştü. Vatikan, Trento’da konsil toplayarak bir şey yapmaya çalıştı: parçalanan bir dünyanın sesini yeniden tekleştirmek. Ama sokak, konsilden hızlıydı. Ekonomi sıkıştı; kötü hasat geldi, kıtlık sinirleri gerdi. Protestan vaazlar kalabalıklaştı; otorite ‘kontrol kaybı var’ dedi. Ve sonra o kalabalıklar, öfkeyi en görünür yere yöneltti: kilisenin içindeki görüntülere. Beeldenstorm dedikleri süreç başladı. Bu salt bir ‘resim kırma’ değil; bir düzenle hesaplaşmaydı. İşte bu noktada mesele ‘sanat’ olmaktan çıktı; isyan–devlet şiddeti döngüsüne döndü.
Trento’da alınan imgeler kararı bu yüzden önemli: ‘Görüntü kalacak’ der bu karar ama ‘rastgele kalmayacak’ da der. İmge tapınma nesnesi değil; öğretici ve ölçülü bir işaret olacak. Bir taraf ‘görüntü tehlikeli, kır’ derken; öbür taraf ‘görüntü gerekli, ama dizginle’ diyordu. Bu işin sanat tarihi açısından sonucu Katolik dünyayı Barok’a sürüklemesiydi ama bu başka bir dönem ve bölümün konusu. Burada ara verelim yoksa yolumuzu kaybederiz de bizi yola çekecek kör bir kılavuz bile bulamayız. Ve unuttuğumu sandığınız Bruegel, çalışmalarıyla tam da bu gerginliğin ortasındaydı. Bu nedenle ondan geriye kalanlara salt bir manzara tablosu demek haksızlıktan başka bir şey değil. Onun asıl mirası Hollanda Rönesansı özelinde tanıklıktı. Yavaştan o konulara yelken açalım.
Biraz önce iki defa Hollanda Rönesansı diye bir tabir kullandım. Bunu açmam gerek çünkü, yaptığı seyahatlerin etkisi ve devrin dini çatışmasıyla Bruegel, Avrupa’nın kuzeyine yeniden doğuşun bayrağını taşıdı. Peki bu Rönesans’ın Hollandalısının İtalyan’ından ne farkı vardı? Anlatalım: öncelikle İtalya’daki Rönesans insanı yeniden merkeze koyarak hümanizma fikrini, mermerle, insanın bakış perspektifiyle, ideal bedenle anlattı. Hatta yer yer onu kutsallaştırdı. Hollanda’da ise başka bir damar gelişti. Burada gündelik hayatın mikroskobu topluma detaylıca bakmaya başladı. Kalabalıkların arasındaki ahengi canlandırdı. Bu akım “olduğu gibi olanın” peşindeydi. Işık, görkemli kiliselerden çok tarladaki bir köylüyü aydınlatıyordu. Her nesne bir anlam taşıyordu. Bir sürahi saflığı, sönmüş bir mum hayatın kısalığını simgeliyordu. Kırışıklıklar, çamur, kumaş dokusu, soba isi, kilise taşının rutubeti artık aklınıza ne gelirse. Büyük mitler yerine küçük alışkanlıklar. Kahramanlar yerine kalabalıklar. İdeal insan yerine “sıradan insanın bizzat kendisi” vardı ana öğe olarak.
Zamanın kırılganlığını tekrar hatırlatmam gerek. 16. yüzyıl, bu coğrafyada yalnızca estetik bir dönem değil; dini ve politik bir fay hattıydı yukarıda saydığım gibi. Devrin insanı mevcut halde görüntüye, sembole, kuruma, otoriteye aynı güvenle bakamaz hâle geldi.
Ve Bruegel tam bu gerilimin içine resimler yapar. Anonim kalan yıllarında tüm vaktini içinde yaşadığı halkı gözlemleyerek geçirirken onların sesi oluyor ressamlığa adım attıktan sonra. İçinde yaşadığı çağın sancısını da metaforlar ve analojilerle eserlerine giydirirken bir soruyla taçlandırıyor: “Gördüğün şeye mi tapıyorsun, yoksa gördüğün şey seni mi yönetiyor?” Bu yüzden onun tablolarında manzaralar “güzel fon” değildir; manzara bir dünya görüşüdür. Kalabalık “dekor” değildir; kalabalık bir psikolojidir. Bruegel, toplumu tek bir yüz gibi değil, birbirine değen yüzler gibi çizer. Ve o yüzlerin toplamı, bazen bir medeniyetin yönünü belirler. Körlerin Kıssasına gelmeden kısaca anlatacak olursak, bize o devrin insanın dilini, giyimini, yediğini geleneklerini anlatır. Örneğin Hollanda Atasözleri adlı tablo en sevimli çalışmasıdır diyebilirim.
Bu yıllarda Flaman dilinde atasözleri çok yaygın. Hatta deliliğe övgü yazan ve amacından sapan bir programa adını veren Erasmus eserlerinde bile çokça alıntı vardır bu sözlerden. Örneğin gizli kalması gereken şeyleri anlatanlar için söylenen “kediye çıngırak takmak”, ufak kazanç için büyük emek harcamak anlamına gelen “yumurtası için koca balığı pişirmek”, zor zamanlar için kenarda para bulundurmak için kullanılan “bir yumurtan kümeste kalsın” gibi gibi toplamda kırk atasözü resmetmiş Bruegel. Bir diğer keyifli tablosu çocuk oyunları. Burada da ressamımız tableti ve bilgisayarı olmayan sabilerin oynadığı 80 farklı çocuk oyununu kalıcı hale getirir ki biz de o devrin içinden bakma şansı yakalarız. Hatta işi bir adım daha ileri götürerek kutsal kitap sahnelerini de kendi dönemi Hollanda’sında resmeder. Müneccim kralların tapınması, bir “kana düğünü” yorumu olan köy düğünü, masumların katli, mısıra göç ve diğerleri. Hepsini o devrin Hollanda’sında etrafında gördüğü insanların şahitliğinde yaşanmış gibi yapar. Tam olarak Hollanda rönesansı… bu toplum her bireyi kutsal anlatının bir parçası olmayı hak ediyor notu fırça darbeleriyle tablolarda gizlenmiş halde. Elbette görebilirseniz.
En meşhur tablosu Babil Kulesi en anlamlısı ise “İkarus’un düşüşü”. Uzun uzun anlatmayacağım tabloyu. Uygun bir yerden bulabilirsiniz. Tablonun adı her ne kadar “İkarus’un düşüşü” olsa da onun suya çakılırken suyun üzerinde kalan iki bacağından başka bir yerini görmeyiz. Yani bu durum tema değil sadece bir dipnot burada ve bu not şunu fısıldar: Senin felaketin, dünyanın takviminde küçük bir çiziktir; hayat, çoğu zaman dönmeye devam eder. Bu yüzden modern edebiyatta da İkarus, sadece “haddini bilmeyen genç” değildir; bazen de kimse görmeden düşen insanın simgesidir. W. H. Auden’in Musée des Beaux Arts şiiri tam buraya yaslanır: Büyük acılar olurken bile, birileri gündelik işine devam eder. Kör topal bir beceri ile çevirirsem şuna benzer.
Mesela Bruegel’in İkarus’unda:
Nasıl da her şey, ağır ağır,
felaketten yüzünü çevirir;
çiftçi belki sudan gelen sesi, terk edilen çığlığı duyar,
ancak onun için önemli bir yenilgi değildir zira;
güneş parlar, parlaması gerektiği gibi,
ya da yeşil suya gömülen beyaz bacakların üstüne;
ve o pahalı, zarif gemi—
muhakkak görmüştür
şaşırtıcı bir şeyi, gökten düşen bir çocuğu—
gideceği bir yer vardı;
ve sakince yelken açıp yoluna devam etti.
İkarus denize çakılır ve dünya ve o dünyanın içindekiler dönmeye düzen işlemeye devam eder. Bu yüzden tablonun trajedisi fazlasıyla bireyseldir. Siz de düşebilirsiniz ve karşı kaldırımdan gelen biri için önemli bile değildir sizin o an çektiğiniz acı. Tersten bakalım bir de; ya bütün yayalar düşerse, karşı kaldırımdakiler de eşlik ederse, tüm kent, ülke bir medeniyet tümden düşerse ne olur. Hem de düştüklerini bilmeden. O yüzden başta atıf yaptım “Kalpleri var kavrayamazlar; gözleri var göremezler, kulakları var işitemezler…”. Körlük bulaşıcıdır, düşüş bulaşıcıdır. Biri görmez ve düşerse, herkes düşer. Birinin yanlışı, diğerlerinin de kaderi olur. Bruegel’in bu tabloda sorduğu soruyu sorarak anlatmaya devam edeyim. “Yalnız kalmamak uğruna, aklını terk eder misin?”
“Bırakın onları; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör köre kılavuzluk ederse, ikisi de çukura düşer.” Diye bir nasihat verir İsa matta kitabının 15. Bölümü 14. Ayetinde. 16. Asrın ikinci yarısında yaşanan din, siyaset, menfaat, güç artık aklınıza gelen her türlü mücadele içinde kalan ehliyetli dindar kahramanımız Pieter Bruegel diğer kutsal sahnelerde olduğu gibi bunu da o devre adapte eder ve bugün bile bize tutacağımız bir öğüt verir. Gelin kulak verelim.
Klasik bir anlatıyla uzun uzun tabloyu ve detaylarını tasvir edip laf kalabalığından faklı bir şey yapalım ve bizzat bu tablonun bir parçası olalım derim ben. Çünkü siz de şu an beni görmüyorsunuz, tablonun aktörleri gibi. O yüzden size bu tabloyu bizzat o tablonun bir parçası gibi bunu ben tasvir edeyim.
Bir an için gözlerinizi kapatın. Işığın olmadığı bir dünyayı hayal edin. Siyahın bile siyah olduğunu anlayamayacak kadar zifiri bir derinlik var etrafınızda. Beni işitmeyi bırakmayın. Sadece ben görebiliyorum bu tabloyu hatırlayın. Sadece sesimi duyun.
Ayaklarınızın altında yol, yol olmaktan çıkmış. Hafif meyilli bir iniştesiniz. Çamurun içinden geçen kaygan bir hattı takip ediyorsunuz. Yolun size göre sol tarafında arkada köy evleri, tarlalar, ağaçlar ve dimdik kuleyle yükselen kilise var. Ben sizin sağ yanınızda yolun diğer kenarındayım. Bruegel bana yani sizin yolculuğunu izleyenlere acımasızca nasihat veriyor aslında: dünya yerli yerinde kusursuz bir düzenle duruyor ama “gören göz” yoksa, o düzen hiçbir işe yaramıyor. Kilise de bir ağaç kadar “uzakta ve sessiz” sizin için. Bir anlamı yok. İşte Bruegel’in çiziminde ve benim sesimle yaptığım şey bu biraz da: bir manzara anlatmaktansa bizzat bir düşüşün içine yerleştirmek. “Körlerin Kıssası” tam olarak böyle akar bakarsanız. Yoldakiler körlüğün etkisinde sol üstten sağ alta inen bir düşüş grafiği gibi resmedilir.
Omzunuzda bir el var ki en önde giden değilseniz, bu el sıcak değil ıslak ve üşümüş. O el, önünüzdeki adamın kolunu tutuyor. Siz de onun elini tutuyorsunuz. Uzun bir zincirsiniz ve kaç kişi olduğunuzu belki de bilmiyorsunuz, nereye gittiğinizi görmüyorsunuz ama en öndekinin bildiğine dair sarsılmaz, garip bir inancınız var. Ve bir anda, o yolu bildiğini düşündüğünüz adamın boşluğa düştüğünü hissediyorsunuz. Bağırıyor. Kayboluyor. Düşüyor. Siz daha düşmediniz; ama düşüş, daha size gelmeden önce içinize işledi bile. Kaçıncı sırada olduğunuzu bilmiyorsunuz, ne zaman düşeceğinizi öngöremiyorsunuz. Ama eminsiniz.
Şimdi gözlerinizi açın ve yanıma gelin. Manzaraya beraber bakalım. Altı adam var ancak altı kişi gibi değil de tek bir beden gibiler. Birinin bastonu öndekine dayanmış, diğeri arkadakinin bastonuna yapışmış her adımlarıyla diğerinin adımına kilitlenmişler. Öndeki adam çoktan hendeğe yuvarlanmış, ikinci adamın yüzünde nafile bir dehşet vardır, kurtulamayacağını idrak etmiş. Üçüncü eğilir, dördüncü yürüdüğünü sanır, beşinci düşmemenin tesellisiyle avunur. Altıncı ise benim düşmemin daha vakti var gamsızlığında. Hiçbiri öndekini terk etmemiş bu halde bile. Çünkü ipi bırakmak, onlar için yalnız kalmaktır. Hem de karanlıkta. En baştakinin yaptığı hatanın bedelini en sondaki dahil olmak üzere hepsi öder. Bu, kolektif çöküşün anatomisidir.
Bruegel’in bu çalışmasında onun bir deha katmanına daha ineriz. Buradaki kişilerin hepsi kördür kör olmasına. Buna rağmen hepsinin gözleri sonuna kadar açıktır. Bir anatomist ustalığıyla ressam, tıp tarihçileri ve araştırmacıların getirdiği yorumla birinde travmatik göz kaybı, birinde kornea beyazlığı, birinde sönmüş göz, birinde merkezî kornea opaklığı, birinde göz küresinde atrofi gibi ince detaylar katmış. Yani üstat farklı körlük hâllerini neredeyse cerrah titizliğiyle betimlemiş. Ve de Osmanlı tabiriyle derkenar eklemiş; “bu adamların meselesi sadece görmemek değil; görmüyorken bile takip etmeyi seçmek ki en kötüsü. Ve arka planda… bir kilise. Dimdik. Sessiz. Kilisenin resimdeki konumunun ahlaki bir anlamı var. Kilise, düşmekte olan iki kör ile, henüz ayakta ancak sırası gelecek diğer dördünün arasında sınır taşı misali durur. ben orada şunu okuyorum: İlk ikisi için artık çok geç, ötekiler için hâlâ bir ihtimal var. O kilise, resmin merkezinde değil ama vicdanındadır. Çünkü mesele “doğru bina” değil; mesele doğru bakıştan başka bir şey değil. Ve Bruegel’in çağında kavga da tam buradadır: birileri görüntüyü kırarak arınacağını sanır, birileri görüntüyü dizginleyerek düzen kuracağını sanır—ama zincir yürüyorsa, sonuç değişmez: kör köre kılavuz olursa, herkes çukura düşer.
Kıssayı soruyla mühürleyelim. Burada düşen mi trajiktir, yoksa hâlâ yürüdüğünü sanan mı? Bruegel bende şunu uyandırır bu tablosu özelinde: Felaketler bir anlık değildir; zincire tutunmanın inadıdır. Ve insan, her daim tek başına kalmaktan korkarak körü takip eder, sonuç her zaman aynıdır ve hep çukurla biter.
İşte tam burada, Konfüçyüs’ün o cümlesi gelir aklıma: “Bilmek, neyi bildiğini ve neyi bilmediğini bilmektir.” Bruegel’in körleri, gözleriyle değil belki; ama başka bir yerden kördür: Sınırlarını bilmedikleri için. “Görmüyorum” demek, bazen bir zayıflık değil; bir emniyet kemeridir. Fakat “gördüğünü ve bildiğini” sanmak… işte o, insanı en hızlı düşüren kibirden başka bir şey değil. Çünkü bilmediğini bilmeyen, yolun eğimini de bilmez; adımını nereye bastığını da. Antik Yunan’a bakalım. Platon’un mağarasını daha farklı ele almak mümkün değil bence. Mağaradakiler, duvara vuran gölgeleri gerçek sanır. duvara vuran gölgeleri gerçek sandıkları için Zincirlerini kırmak zor gelir, kendi yerini sınırını ahlakını bilmeden kolayca gölgenin gerçeğin kendisi olduğunu kabul ederler. Halbuki mağaradan çıkınca gözler açılacak gerçek tüm çıplaklığıyla kendini gösterecek. Konfor alanının rahatlığı ve cehaletin konforu bunu engeller. Bruegel’in tablosunda da zincir, kollarında değil akıllarında bu grubun üyelerinde. Öndekinin “bildiğine” inanç, onları yürütür; ama o inanç aynı zamanda onları düşürür. Örnekleri sabaha kadar sayabilirim ama vakit az nefes sayılı. Misal Jose Saramago’nun Nobel ödüllü körlük romanı: Orada körlük “süt beyazı” bir karanlık gibi herkese yayılıyor bir kişi dışında. O bir kişi de her şeyi bilip görse de, görebildiğini söylemeden izliyor olayları. Bir bakıyorsun, devlet “koruyorum” diye insanları bir akıl hastanesine kapatıyor; “güvenlik” diye kurulan sistem, şiddetle toplumu çukura sürüklüyor.
“Bugün o zincirin adı ne peki? Sadakat mi? Bir ideoloji mi? Kariyer mi? Bir sosyal medya akımı mı? Yoksa sadece ‘yalnız kalma korkusu’ mu? Birine, bir düşünceye veya bir sisteme öyle körü körüne bağlanıyoruz ki, bastonumuzu toprağa vurup ‘Bir dakika, burası neresi?’ demeyi unutuyoruz. Aslında mesaj net, ve basit bir o kadar da ağır: ‘Kılavuz arama’ demiyor bize; kılavuz ararken kendi bastonunu mantığını, kalbini ve ruhunu kullanmayı unutma.
Aynayı kendimize tutmanın vakti geldi. Bilen bilir hep de söylerim pozitivist felsefeden haz etmem. Buna göre “ölçebildiğim şey gerçektir” diyen o soğuk akıl sayesinde çok şey kazandık reddedemem ancak kazandırdıkları birer puta dönüşürken ürettiği yalanları da görmezden gelemem. “Ölçüyorsam görüyorum.” Unutmayın bizi Bruegel’in çukuruna düşüren şey cehalet değildi; bildiğini sanma kibriydi. Bakın etrafa aynı cümleler her yerde: “Veriler var… grafikler var… istatistik var… demek ki hakikat bu.” Oysa hakikat bazen grafiğe sığmaz. Hakikat bazen bastonun ucundaki toprağın titremesindedir. Ruhun hissedebildiğidir. Kalbin heyecanıdır. Mantığın sessizliğidir. Bu adamların elinde baston var. Ama baston amacı için; öndekini doğrulamak için kullanılıyor. Modern insanın trajedisi de bu: Elinde araç var, ama araç hakikate değil, itaate hizmet ediyor. Ve bu noktada yabancılaşma başlıyor. İnsan, kendine yabancılaşıyor. Kendi sezgisine, kendi duraksamasına, kendi tereddüdüne yabancılaşıyor. Tereddüt “zayıflık” sanılıyor artık. Herkes kendinden emin ve sonsuz bir özgüven abidesi. Oysa bazen tereddüt, hayatta kalma refleksidir.
Son soru, siz kimin peşinden sürükleniyorsunuz ve kimi peşinizden sürüklüyorsunuz? Bunun cevabı önemli diye düşünüyorum, çünkü çukura düştüğümüzde üstümüzdeki çamuru temizleyecek sihirli bir değnek olmayacak. Görmek bakmaktan, düşünmek çıkar elde etmekten daha önemli
Efendim, ben rehber hilmi bey, nam-ı diğer kulak uleması elimden geldiğince görmeye gördüklerimle sizleri aydınlığa çıkarmaya meftun bir bendenizim. Yeni bölümde görüşünceye kadar kalbinizin ışığı ile yolunuzu aydınlatın.