SHOSTAKOVICH
Herkese merhabalar. Kulak ulemasının toplandığı güvenli limandan gözle görünen ve görünmeyen, “uyum” diye dayatılan ama “teslimiyet” diye yaşanan her türlü yalandan azade elbette tarihin, sanatın ve kültürün engin sularına demir almak üzeresiniz. Ben kaptan rehberiniz hilmi çalış her hafta olduğu gibi yine ilginç hikayelerle karşınızdayım ve eğer hazırsanız bu podcasti dinlediğiniz cihazın sesini biraz daha açarak anlatacağım hikâyenin tadını çıkarın.
Efendim, hoş geldiniz sefa geldin ne iyi ettiniz geldiniz de beni yalnız koymadınız. Gerçi yalnızlık Allah’a mahsus biz piri faniler bir şekilde bir uğraş bulup kendi meşguliyetimizi yaratıyoruz bir şekilde. Ya bir yaren veya onun yokluğunda bir temsil ya da bir melodi. O melodi ki onu ortaya koyanın gizli mesajlarını, mahrem duygularını bizlere fısıldar durur. Eğer onu iyi bir şekilde duyabilirseniz. Ben şanslıyım çünkü her dem duyarım bu mahrem duyguları. Nasıl olduğunu anlatayım. 2024 yılının son günlerinde bir operasyon geçirecektim. Israrla lokal anestezi yapılmasını istedim. Mevzu uzuv, burun olduğu için operatör doktor unvanına güvenerek dedi ki: “tercih senin ama orada yapacağımız tüm konuşmaları duymak bilinçaltına işler korkularını inşa eder. Gel biz seni uyutalım.”. Uyumak da istemiyorum, bilinçaltımın narkoz sonrası uyanırken isyanını dizginlerken sıkıntı da yaşasınlar istemiyorum. Neyse bir şekilde tamam dedim. Operasyon geçti, uyanma aşamasında hekim bey halime hükmetmek için odama gelmiş refakatçimin anlattığı kadarıyla bana “bir isteğim olup olmadığını?” sormuş. Tek bir şey lazım bana diye karşılık vermişim. “Shostakovich’in jazz süit iki numaralı valsini çalar mısınız?”
Neden onu istediğimi hala bilmiyorum. Ama bu müzik serisine başlamaya karar verdiğimde ilk programı bu harika eserle yapacaktım. Çünkü bu eserin bana verdiği his bastırılmış bir korku rutiniydi. Tıpkı kentlerin sokaklarında belli etmesek de hepimizin aşina olduğu o korkunun rutini. Başıma bir şey gelecek mi, fazla güldük ağlayacak mıyız, ütünün fişini çektim mi, burada başıboş köpek saldırır mı, sevdiğim beni yaralar mı? Bitmek bilmeyen bir şüpheler ve korku rutini bu valsin dönüp duran notlarında kent insanının ıstırabını anlatıyor. Bugün burada vals konuşmayacağız, caz da. Bugün burada dünyanın büyük bir savaşa girmenin arifesindeyken, en totaliter rejimlerden birinde hayatta kalmak ve korkusunu bastırmak için sahte kahkahalar atan bir kompozitörü, bir dehayı konuşacağız. Dimitri Dimitriyevich Shostakovich. Korkusunu ve isyanını, yaşama sevinciyle makyajlayan cesur adam… hazırsanız büyük biraderin gözleri altında bir valse başlayalım. Çünkü vals sadece yerinde saymak değil hayatta kalmak için oynanır.
Bestecimiz, Dostoyevski ile hemşeri. Saint Petersburglu. Hatta kayıtlar onun tam olarak doğduğu adresi de belirtir. Podolskaya Caddesi’nde dünyaya gelmiş efendim. Yakın zamanda oralara giden veya gidecek olan varsa bir sorsun selam iletsin. Şaka bir yana kentsoylu bir aileden. 1906 yılında dünyaya geldikten sonra annesinin yardımlarıyla piyanoya başlamış. 1918 yılında yani henüz on iki yaşındayken Bolşevikler onun yeteneğini fark edip marşlar yazdırmaya başlar. Bir yıl sonra Moskova konservatuarına kabul edilir. On dokuz tekrar ediyorum, on dokuz yaşındayken ise bir şef olarak ilk defa orkestra idare eder. Bütün kariyeri boyunca 15 senfoni, 6 konçerto, 15 kuartet, 2 sonat ve 24 prelüt yanında film müzikleri ve opera çalışmaları da bulunur bulunması da bu denli üretken bir adamın yüzlerce eseri arasında biz neden sadece ve sadece iki numaralı caz valsini biliriz diye sorayım ve cevabı vermeye başlayayım.
Her şey 1932 yılında su yüzüne çıkmaya başladı aslında. Yirmi altı yaşındaki dahi müzisyen Shostakovich, Nikolay Semyonoviç Leskov’ın aynı adlı öyküsünden “Mtsensk Bölgesi’nin Leydi Macbeth’i” adlı operasını tamamladı. Sovyet devrimi öncesi dönemde geçen bir Leydi Macbeth uyarlamasıydı desek yeridir konuyu dağıtmadan. Biraz da garipti ana tem, şehvet, yalnızlık, bir cinayeti ele alıyordu. Bazı sahneleri cinsel açıdan o kadar açıktı ki oyun hakkında New York Sun gazetesi oyunu bir pornografi olarak ele aldı. Eser, 24 Ocak 1934’te ise asıl prömiyerini yaptı ve eleştirmenler ile hükümet yetkilileri tarafından övgüyle karşılandı ne de olsa Amerika beğenmemişti. Leydi Macbeth hızla dünya çapında ün kazandı. Shostakovich’in uluslararası bir ünlü olarak statüsünü de pekiştirdi. Rus, Sovetskoe iskusstvo gazetesi Leydi Macbeth’i “müzikal tiyatronun bir zaferi” olarak onurlandırırken, bir başka dergi olan Muzyka onu “en iyi Sovyet eseri, Sovyet yaratıcılığının başyapıtı” payesine oturttu. Partililer de memnun kaldılar ve Shostakovich’e devlet nişanı verdiler. Ancak ütopyadan başka bir şey olmayan Komünist idare bir süre sonra yönünü 180 derece değiştirdi.
1936 yılında Bolşoy tiyatrosunda Machbet’in temsili yapılacaktı. İlk defa devletin cisimleşmiş hali Stalin oyunu seyredecekti yanında Andrey Zhdanov olduğu halde. İşin bana keyif veren burada bir kez daha. Bir müziğin arkasından bir sürü kimliğin izini sürmek. Bu Zhdanov, Stalin’in sağ kolu. Hatta o sıralarda ondan “Stalin’den sonra başa geçecek kişi” olarak bahsediyorlar. Bir nevi Rus Goebells. İdeolojinin tesisi ve temini için doktrin üretiyor bunu da sanat ile tamam ediyor. 1930’lardan itibaren Sovyet kültür hayatını “düzene sokmakla” görevlendirildi bizzat Stalin tarafından. Bu görev, zamanla baskı mekanizmasına ve tek bir temele dayandı. Sanat, Parti’ye hizmet etmiyorsa tehlikelidir. Hatta bir mülakatında şöyle der Zhadanov; “”Sovyet kültüründe mümkün olan tek çatışma, iyi ile en iyi arasındaki çatışmadır”. Zhdanov’a göre dünya yoz bir Batı Kapitalizmi ile ilerici Doğu Komünizmi arasındadır. Ve bu mücadele sanat ile kazanılacaktır.
İşte 1936 yılındaki temsilde muhteşem ikilinin locada yerini almasıyla perde açılır. Açılır açılmasına da Stalin oyundan rahatsız olur. Üçüncü perde oynanmadan da salonu terk eder. Bir arkadaşı oyunun selam kısmında sahneye çıkan Shostakovich’in “çarşaf” gibi bembeyaz olduğunu anlatır. Neden olmasın ki? İşin kokusu ve korkusunun nedeni ertesi gün ortaya çıkar. Sovyetler Birliği denildiğinde akla gelen üç beş kelimeden biri olan resmî gazete Pravda’da yazarı meçhul bir makale yayınlanır:
“Müzik Yerine Karmaşa”
Yazı, “iyi” popüler müziğin gerekliliğini ve Sovyet ilerlemesindeki rolünü vurgulayarak başlıyor ve devam ediyordu: “Ülkemizin genel kültürel gelişimiyle birlikte iyi müziğe olan ihtiyaç da arttı… İnsanlar iyi şarkılar, iyi enstrümantal eserler ve iyi operalar bekliyor.” Yazı, Lady Macbeth’i “kaba, ilkel ve bayağı”, “sinir bozucu, kasılmalı ve “kakofoni” olarak nitelendiriyordu. Shostakovich’in yetenekli olduğunu kabul ediyor ancak müziği “kasıtlı olarak” “tersine çevirdiğini” ve “herkesin erişebileceği basit ve popüler bir müzik dilinin” eksikliğinden yakınıyordu köşe yazarı. Bu tür karmaşıklığın Sovyet müziğini tehlikeye attığı, onu “küçük burjuva” ‘yeniliklerine’ karşı savunmasız bıraktığı konusunda da uyarıyordu. Lady Macbeth’in yurtdışındaki başarısı, onun “burjuvaların sapkın zevkini okşayan” Sovyet karşıtı bir opera olduğunun daha da fazla kanıtıydı yazıya göre. Belki de başyazının en tehlikeli iddiası, Shostakovich’in sınıf bilincine sahip bir besteci değil, “Sovyet kültürünün taleplerini görmezden gelen” ve izleyicilerini pek umursamayan içe dönük bir sanatçı olmasıydı.
Bir yıldan uzun süre gözden düştü Shostakovich. O altın çocuk büyüsü artık bozulmuştu. Hatta meçhul Pravda kalemşorunun bizzat Stalin olduğu ve bestecinin ipinin çoktan çekildiği yönünde iddialar dolanmaktaydı. Ancak büyük bir cadı avının yanında eli kulağında olan bir dünya savaşı vardı bir de. Bu krizi fırsata çeviren kahramanımız bizim Kartal Tibet ve yanındaki kurt ile özdeşleşen beşinci senfonisini yazarak kaybettiği prestiji geri kazanmak adına adımlar attı.
Bu arada elde nitelikli adam sayısı azdı ve bir oyun nedeniyle o an için işlevsel biri olan genç Shostakovich propaganda için iyi bir enstrümandı. “Zaten korkmuştu ve kendini kabul ettirmek için elden ne gelirse yapmaya da istekliydi. Lakin usta bir sanatçının yapacakları hiçbir zaman sıradan insanların algısıyla idrak edilemez bunu unutmayın. Asıl konumuz olan caz valse geleceğim ama zamanda ileri giderek bir mucize bestesi olan 7. Senfonisinden de bahsetmezsem olmaz.
“Seni bırakıp gitmek var ama ah şu şarkıların gözü kör olsun” diyor Sanat Güneşi. Bu serinin de odak noktası aslında biraz da bu. Bir film, bir tiyatro oyunu ya da telefon ekranından binlerce kez gördüğümüz görseller, sanat tarihine yön veren bir sürü ikonik tablo, televizyon dizileri, futbol maçları bir tarafa, olmadık anda çalan bir şarkının aklımıza getirdiği anılar bir tarafa. “Sanatın tüm dallarına rağmen müziği daha çekici kılan süs nerede?” diye sorsam ne dersiniz? Ben kendi fikrimi söyleyeyim. Çünkü müzik bizlere o eseri ortaya çıkaranın içinde uyanan hisler vasıtasıyla bir bellek oluşturmamıza büyük kolaylık sağlıyor. Ayrılık, kayıp, zor zamanlar, umutlar ve inanç… böyle şarkı formunda duygusal eserlere de indirgememek lazım bu genellemeyi. Biraz önce beşinci senfoni de gözünün önüne Altar’ın oğlu Tarkan gelmedi mi? Yedinci senfoni de böyle aslında. Büyük bir hikayesi var.
Yıl 1941. Almanlar başta müttefik oldukları Rusları düşman bellemişler ve yönlerini o zaman Leningrad adıyla anılan Saint Petersburg’a çevirmişler. Ancak şartlar çetin. Güzel bir anekdottur teri gelmişken anlatmamak olmaz.
Bir Amerikalıya sormuşlar sizin en kuvvetli komutanınız kim? Bizim iki generalimiz var. Biri General Motor diğeri general elektrik. Aynı soruyu Rus’a sormuşlar. Bizim bir tane generalimiz var. O da general kış.
O öyle bir kış mevsimi ki Napolyon dayanamamış, Hitler mi dayanacak? Bu şartlardan dolayı Almanlar yöntem değiştirip uzun süreli bir kuşatma başlatır Sovyetlerin ikinci büyük kentine. Tam 840 gün süren. Kente giriş çıkışlar tutulmuş vaziyette, mütemadiyen devam eden hava saldırıları da cabası. Halk ise büyük bir kısmı açlık ve sefalete batmış bir halde direnmekte. En büyük motivasyonları garip bir şekilde sanattan başka bir şey değil.
Sovyetlerin Cihan Harbi’nin ikincisine katılmasıyla birlikte, tepesinde “vatan haini”, “komünist düşmanı” gibi “persona non grata” kılıcı sallanan Shostakovich, cepheye gitmek için girişimlerde bulunur. Gözlerindeki marazdan sebep almazlar ama öyle rahat da bırakmazlar. Kentte yani Leningrad’ta kalacaktır. Bu durumu lehine çevirmek isteyen müzik adamı vatanseverliğini sergilemek için Leningrad itfaiyesine başvurur. Kabul edilir. Hatta onun ismi harika bir propaganda malzemesi olur. Çekilen fotoğraflar tüm komünist topraklara dağıtılır. Konservatuarın çatısında çekilen fotoğraflarda besteci, itfaiyeci miğferi ve kıyafetiyle göstererek toplumda farkındalık oluşturdular ki bunun etkisi Amerika’daki Time dergisine kapak olmasına yol açtı. Bu görselleri de sosyal medyada paylaşacağım görebilirsiniz.
Kuşatma başladıktan sonra sanatçı duyguları ve korkusunu bastırmanın bir yolu veya göze yeniden girme çabasıyla bir senfoni üzerinde çalışmaya başlar. İddia odur ki; besteci, yazdığı kısmı piyanoyla arkadaşlarına icra ederken hava saldırısı başlar ve üstat saldırı bitene kadar icraya devam eder diye söylerler ben anlatanların yalancısıyım.
Shostakovich, eserin yazıldığı şehirde sahnelenmesini istiyordu zaten literatüre de “Leningrader” adıyla geçti. Ancak orkestra kadrosunun büyük bir kısmı Novosibirsk’e sevk edilirken ciddi bir kısmı ise hayatını kaybetmişti. Geriye kalan 14-15 kişilik ekip ise o sırada şehirde açlıktan kıvranıyordu. Orkestra şefi seçilen Karl Eliasberg şehirde kalan orkestra üyelerinin evlerini teker teker gezerek bir araya topladı. Bir deri bir kemik kalmış olan müzisyenler konser kıyafetlerini ve çalgılarını yanlarına alarak soğuk stüdyoda provalara başladı. Bir şekilde bir araya getirilen toplam 30 müzisyen üç saat sürmesi planlanan ilk provada ancak 15 dakika dayanabildi. Bundan sonraki provalarda, başta nefesliler grubu olmak üzere birçok müzisyen açlık ve soğuğa dayanamayıp bayıldı. Bu anda çok enteresan bir şey oldu. Uzun zamandır kuşatma altında yokluk çeken halk mevcut durumu ihya etmek için prova salonuna ellerinde kalan son lokmalarını getirdiler. Meşhur kış soğuğuna karşı stüdyo sıcak tuğlalarla dolduruluyordu her prova öncesinde. Millet aç ve donmuş vaziyette olmasına rağmen ruhlarını ısıtıp onları bir araya getirecek olan bu senfoninin hayata geçmesi için canhıraş biçimde çalışıyordu. Sanki savaşı bir keman tınısı bitirecek, obuanın sesi huzurla evlerini inşa edecekti. Haftanın altı günü Puşkin Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen provalar sayısız defa hava saldırısı sirenleriyle bölündü. Orkestra performans gününden önce senfoniyi baştan sona sadece bir kez, son kıyafetli provalarında çalabilmişti.
9 Ağustos 1942 tarihinde, şef Eliasberg’in önceden kaydedilmiş bir anonsuyla konser başladı:
Yoldaşlar – şehrimizin kültürel tarihinde yer alacak büyük bir olay gerçekleşmek üzeredir. Birkaç dakika içinde, harikulade vatandaşımız Shostakovich’in ‘Yedinci Senfoni’sini duyacaksınız. Kendisi bu müthiş besteyi düşman Leningrad’a delicesine saldırdığı esnada yapmıştır… Faşist domuzların bütün Avrupa’yı bombaladığı ve Avrupa’nın da Leningrad’ın sonunun geldiğini düşündüğü esnada. Ama bu performans ruhumuzun, cesaretimizin ve savaşa hazır olduğumuzun şahididir. Dinleyiniz, yoldaşlar!
Konserin güvenliği adına kısa bir süre önce “Fırtına” kod isimli bir operasyonla, Alman top mevzilerine saldırı başladı. Amaç, Almanların önceden haberini aldığı konseri engellemelerinin önüne geçmekti. Leningrad’ın farklı yerlerine yerleştirilen hoparlörlerle konser tüm şehre ve hatta Alman cephesine kadar duyuruluyordu. Alman askerlerinden birinin kayda geçen sözleri şöyleydi; “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik,”. Performans seyircilerin gözyaşları ve bir saatlik ayakta alkışla bitti. Shostakovich yarattığı bu müzikle Leningrad’ın acısının biyografisini kaleme almıştı ve tüm Sovyet halkına dayanma gücü vermişti. O artık başka bir seviyedeydi. Kalemi kolektif bir zaferi müjdelemişti.
Asıl mevzumuza tekrar dönelim. Caz Suit iki numaralı valsi. Efendim, Takvim yapraklarını geriye, 1938 yılına, yani Stalin’in gücünün en zirve olduğu dönemde muhalifleri sindirmek adına sonraları “Büyük Temizlik” adı verilecek kanlı zamanlara saralım. Caz süit 2 numara valsi böyle karanlık günlerde ortaya çıkar. Elbette devlet tarafından ısmarlanan bir eserdir bu ama insan sormadan edemiyor, “Batı’nın, yani Kapitalist Düşmanın müziği olan Caz ve Vals, nasıl oldu da bir Sovyet bestecisinin kaleminden döküldü veya devlet neden böyle bir teşebbüste bulundu?” İşte meselenin bam teli de burası. Stalin, Batı’nın cazını yasaklamıştı çünkü Batı’nın iyi yanı bile yoktu alınacak ona göre. Ancak halkın eğlenmesi, Sovyet insanının “mutlu görünmesi” de gerekiyordu tarih boyunca tiranlar halkı uyutacak birçok şey kullandılar. En basit örnek Portekizli Salazar’ın 3 F’den oluşan uyku hapı. Zamanı gelince anlatılır diyelim devam edelim. Stalin devrinde de farklı olmadı, emir yüksek yerden geldi: “Bize ait, yozlaşmamış, Sovyet Cazı yapacaksın!” amaç biraz da cazın içini boşaltıp hafif bir tür olarak toplumda kodlamaktı.
Shostakovich’in önünde iki seçenek vardı: Ya reddedip Sibirya’daki kamplara tek yön bilet alacak ya da düşmanın müziğini alıp onu millileştirecekti. O, ikinciyi seçti. Çünkü her gece hazır bavulu ile kaldığı dairenin yanındaki asansörün kapısının önüne bir sandalye koyup sabaha kadar bekliyordu. Korkuyla, kaygıyla ve merakla.
Şimdi müziğin sesini biraz daha açalım. Bu eser kâğıda ilk defa dökülürken Shostakovich’in “halet-i ruhiyesine odaklanalım. Neden uykusuz gecelerde elinde bavulla asansör önünde bekliyordu bu adam? Bu adam, gündüzleri konservatuarda ders veren, devlet törenlerinde alkışlanan saygın bir besteciydi geceler onun için bir o kadar kâbustu. Stalin’in polis teşkilatının insanları evlerinden “gece yarısı” topladığı yıllardı malum Bolşaya çistka yani büyük temizlik… Shostakovich, hakkında yazılan Pravda makalesinin etkisiyle istenmeyen adam ilan edilmişti hatırlarsanız. Beş numaralı senfonisi onu temizlemeye yetmemiş hala daha “Batı Uşağı bir burjuva” damgasıyla yaşıyordu. Haliyle bir anda kapı çalınıp gelenekselleşmiş şafak operasyonuyla faili ve makberi meçhul bir sona gidebilirdi. Hazırlıklıydı. Ancak evladına kıyamıyordu. Bundan dolayı yani çocukları polis baskınını görüp travma yaşamasın diye, aylarca evinin kapısının önünde, asansör boşluğunun yanındaki sandalyede, elinde küçük bir valizle nöbet tuttu.
Bir hayal edin, kendinizi onun yerine koyun rica ederim. O herkesin aşina olduğu, benim bilinçaltıma kazınan kıvrak valsleri, ülkeye direniş için şevk veren senfoniyi yazan parmaklar, gece olduğunda “Hah, asansör çalıştı, şimdi beni almaya geliyorlar” diyerek titriyordu. İşte bu “bölünmüş kişilik”, bu şizofrenik yaşam, onun müziğine sızdı. Yüzünde zoraki bir gülümseme, içinde ise derin bir çığlık vardı. Rus geleneğinde buna “Yurodivy” denir; yani “Mesih uğruna aptallık”. Bu bir nevi kasıtlı olarak deli görünme teşebbüsü. Ortodokslukta, Mesih yolundaki aptallar, dindar münzevi kabul edilir. Bu sahte deliliğin amacı dünyevi değerlerin açığa çıkarılması, kişinin kendi erdemlerini gizlemesi, kınama ve hakaretlere maruz kalmak diye özetleyebilirim yani biraz da bizim abdal geleneği gibi bir şey bu. Hatta bunu Matta incilinin 25:2 numaralı ayetine bağlayanlar da vardır. “Onlardan beşi akıllı, beşi de deliydi”. Ancak zamanla Rus seküler yaşamında anlam kaymasına uğrayan bu ifade daha çok “Gerçeği sadece delilerin şaka yoluyla söyleyebildiği” haline evrilir. Shostakovich bir “yurodivy” idi bu açıdan bakarsanız. Ve o müziğiyle şaka yapar gibi görünüp, aslında rejimin absürtlüğünü, kendi çaresizliğini haykırıyordu.
Devletten gelen bu talebi kabul etmekten başka şansı yoktu ancak bunu cerrah hassasiyeti ve sanatçı zekasıyla yapacaktı. Ama bunu yaparken sadece boyun eğmedi; bir zaferi elde etmek için bir truva atı kullanmaya karar verdi.
Shostakovich burada bir dahi hamlesi yapıyor. Bu, Amerikalıların bildiği o özgür Caz değil. Bu bir sirk müziği gibi hafifmeşrep, bu sirkin Soytarısı da Saksafon oldu.
Melodiye dikkat edin. Hüzünlü ama tempo dans temposu yani neşeli. Dudakları gülen ama gözleri ağlayan bir maske gibi. Vals, daireseldir. Başladığı yere döner. Bir yere varmaz teknik olarak. Tıpkı arzu gibi. Tıpkı Sovyet insanının hayatı gibi. Sürekli hareket halindedir, sürekli çalışırlar, dans eder ama aslında olduğu yerde sayarlar. Buna bir ilerleme demekten çok kısır döngü tanımı daha uygun bence. Shostakovich bize şunu fısıldıyor: Bazen dans etmek, eğlenmek için değil, sadece yere düşmemek adına devam eden bir eylemdir. Bu vals, bir zafer marşı değil; bir şeylere “rağmen” yaşamanın duruşudur. Korkuya rağmen, baskıya rağmen, belirsizliğe rağmen zarafetini korumaya çalışan insanın hikayesidir. Besteci, o notaların arasına kendi korkusunu sakladı, biz ise bugün o notaların arasında kendi kaygılarımızı buluyoruz. Belki de bu yüzden narkozumdan uyanırken yanımdakilerden bu parçayı istedim. Ameliyata girerken korkuyordum, kaygılarım vardı ancak bitince rahatlamıştım.
Şu Truva atını da unuttum sanmayın. Bu eserdeki saksafon bile isteye parçaya eklenmiş tuzak, gizli bir mesajdır. Hadi daha doğru ifade edelim. Başlı başına bir başkaldırıdır, bir intihardır. Neden diye sorup cevabıyla meraka dalmayın. Efendim, o dönemde saksafon, Sovyet rejimi tarafından “burjuva çalgısı”, “kapitalizmin yozlaşmış sesi” olarak görülüp yasaklanmış. Ancak Shostakovich, bu “parçanın içine o yasaklı enstrümanı koyarak risk alır. Rejim, bunu “halk için neşeli müzik” sandı; oysa Shostakovich, kitabın tam ortasından konuşarak onların nefret ettiği bir sesle, rejime kocaman bir ironi bırakmış ve saksafonun metalik soğukluğuyla kendi hüznünü bir mesajla gizlemeyi başarmıştı. Bu mesaj, “Ben hala buradayım ve senin kurallarını senin salonunda yıkıyorum” diyen fısıltılı bir manifestoydu. Müzik neşeli tınlıyordu ama ruhu kapkara bir hicivle doluydu. Carl Gustave Jung’a selam olsun.
Peki, hikâyenin sonu ne oldu? Shostakovich, o asansör nöbetlerinden sağ çıktı. Stalin 1953’te öldüğünde, o hala hayattaydı. Fiziksel olarak hayatta kaldı ama ruhu paramparça oldu. Rejimin istediği marşları yazdı, kendi istediği o karanlık senfonileri de çekmeceye sakladı. 1975 yılında, akciğer kanserinden öldüğünde, geriye yüzlerce eser ve “Korku, insanı çürütür ama sanat bazen o çürükten beslenir” diyen bir miras bıraktı.
Geldik 1999 yılına. Stanley Kubrick ve Eyes Wide Shut. En sevdiğim beş filmden biridir ki narkoz sonrası bu eseri aklıma getiren de bu filmin etkisidir itiraf edeyim ve bir müjde verip soruyla bitirelim. Gözü tamamen kapalı da bir bölüm olarak gelecek, şimdiden hayrolsun. Şaka bir yana sizden kendinizce yorumlamanızı istediğim şey bu eserin Shostakovich’in bir dünya senfonisi arasında neden Kubrick bu çalışmayı kullanmayı tercih etti?
Benim cevabım, Kubrick delisinin, bu müziğin içindeki “tekinsizliği” gördüğü yönünde. Filmde bu müzik çaldığında, ekranda lüks, zenginlik ve arzu vardır. Kusursuz bir evlilik çok güzel bir kadın ve karizmatik erkek vardır. Sevimli bir çocukları ve başarılı kariyerleri vardır. Ancak bu müzik tıpkı yazarının yaşadığı zıtlığı içinde barındırır. Bize şunu söyler: “Bu gördüklerin gerçek değil. Bu bir yalan.” Ve biz filmde o yalanları görürüz. Kendi bölümünde uzun uzun anlatılır.
Shostakovich’in 1950’lerde Sovyet sansüründen kaçmak için yazdığı müzik, 2000’lerde kapitalizmin en büyük “tüketim” müziğine dönüştü. Tarihin en büyük şakası gibi. İnsanlar bu müzikle düğünlerinde ilk danslarını yapıyorlar, Telefonlarında çalıyorlar çalmasına ancak o “bavulu hazır bekleyen adamın” korkusunu bilmeden. Belki de kendi karanlık yanları ile yüzleşemeden. Bir eser popülerleştiğinde, kitleler onun hikayesini değil; sadece yarattığı illüzyonu satın alır. Modern çağın laneti ne yaparsınız?
Toparlayalım.
Bu parçayı dinlerken ışıltının hemen dışındaki karanlığı hissetmelisiniz. Buz tutmuş bir camın arkasından, içerideki sıcaklığa bakan o “kimsesiz çocuğu” hissetmelisiniz. Asansörün başındaki valiziyle bekleyen adamı ve bu ışıltılı melodiyi yan yana koyun bir dahaki sefere duyduğunuzda, sadece ritme kapılıp gitmeyin. O neşeli yüzlerin altındaki derin çiziği, o “mış gibi yapma” halini hatırlayın.
Freud, “Şaka, bilinçdışının dışavurumudur” der. Belki de Shostakovich’in en dürüst olduğu an, bu “şaka” gibi duran valsdi. Bazen insanı kurtaran şey, “mutlu olmak” değil; mutsuzluğunu zarifçe taşıyabilmektir.
Şimdi bu kaydı kapatacaksınız. Dışarıda hayat devam edecek. Ama ricam şu: Bir daha bu vals karşınıza çıktığında, onu “güzel bir fon” diye duymayın. Sadece ritim tutmayın. Dmitri’nin o kapının arkasında bekleyen bavulunu hatırlayın. Ve sorun kendinize: Ben neyin üstünü örtmek için bu kadar neşeli vals dönüyorum?
Efendim, Ben rehber Hilmi Bey, namı diğer kulak uleması bir sonraki bölümde görüşünceye kadar esen kalın.