PODCAST METİNLERİ

TATYOS VE GAMZEDEYİM DEVA BULMAM

Herkese Merhabalar, Kulak Uleması’nın toplandığı güvenli limandan, göze görünen ve görünmeyen her türlü beladan azade, tarihin, kültürün sanatın ve en önemlisi insanın hikayelerine ait engin denize demir almak üzeresiniz. Ben kaptan rehberiniz Hilmi ÇALIŞ her hafta olduğu gibi yine karşınızdayım ve eğer hazırsanız bu podcasti dinlediğiniz cihazın sesini biraz daha açarak anlatılacak hikayenin tadını çıkarın.

Efendim hoş geldiniz sefa geldiniz ne iyi ettiniz de vakti evvelinde layığını bulamamış bir insanın vefatından 113 yıl sonra huzuruna çıkacağımız saygı duruşunda beni yalnız koymadınız. O, özel insan ki bugün bile duyulduğunda yüreklere dokunmuş ve şu anda dinlediğiniz şarkının yani “Gamzedeyim deva bulmam”ın bestekârı ve pek bilinmese de bir halkın duygularının tercümanı. Efendim bugün Tatyos’tan bahsedeceğiz. Tatyos Enkserciyan. Hazırsanız başlayalım ancak önce birkaç ricam olacak.

Bu yılın ilk günüyle beraber eski temposuna farklı bir konseptle başlayan Kulak Uleması her gün büyüyen bir aile olmaya devam ediyor. Bunun en büyük katkısı sizin varlığınız. Yoksa kendim söyler kendim dinlerim. Çok güzel insanlarla bu kanal vasıtasıyla tanıştım, birbirlerini tanıştırdım, çok güzel sonuçlar beraberinde geldi. Bunu daha da büyütmek için beğendiğiniz bölümleri kendi mecralarınızda paylaşırsanız sevinirim. Şöyle bir baktığımda son bir ayda 3000 dinlemeyi geçmişiz. Bunu kat kat arttıralım. Ayrıca pek elimde olmayan nedenlerden ötürü Kulak Uleması sosyal medya hesapları enkaz günlerinde kapandı. Kanalın artık tek hesabı bendenizin de paylaşımlara devam ettiği rehber hilmi bey. Buradan takip edip instagram kanalına katılırsanız aile daha da büyür, ürün daha bereket getirir, youtube’laşma süreci daha da hızlanır. Diyeyim ve Tatyos’a hakkını vermeye devam edeyim.

Malum bu sezon daha sanat ağırlıklı gidiyorum önce bir mimari okuma yaptım Göbeklitepe’yle, sonra müzik; Shostakovich ve jazz süit 2 numaralı valsi ve Pieter Bruegel ile “Körlerin kıssası” tablosunu değerlendirip bu sanat eserlerinin ortaya çıktığı tarihi, toplumun psikolojisini sonra işin altında yatan metni okuyup günümüzün felsefi perspektifine aldım değerlendirdim. Bunu yapmamdaki amaç, unvanını hak edenler müstesna, genel olarak kafamdakilere cevap veren sanat tarihçisi bulamamamdı. Benim aklıma sanat tarihçisi deyince ilk gelen Samavi Eyice’ydi- ki ilk fırsatta onun da biyografisini de konu edeceğim. Şöyle demişti; → Alıntı, ses kaydı—– Çok nadir bulunan bu insanlara ulaşamayınca ben anlatayım dedim. Küçük bir not film incelemeleri de gelecek gelmesine de benim asıl anlatmak istediğim yayınladığım 3 temadan en çok dinleneni müzik temalı Shostakovich oldu. Ben de bir anket yaptım kanalda hangi programı yapalım diye. En çok oy “Gamzedeyim deva bulmam” oldu. Hep soruyla başlarız. Soralım.

Neden katılımcılar bu şarkıyı seçtiler, Neden Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Melihat Gülses gibi farklı dönemin alaturka yorumcuları yanında Barış Manço gibi bir Anadolu Rockerı veya Gaye Su gibi modern rock solistinden fondaki debüldublüman’a kadar geniş bir yelpazede söyleniyor bu şarkı? Hatta spotify’da yapay zekâ içeriklerini de sayarsak yüzlerce yorumu var. Neden klasik Türk müziğinin daha güzel örnekleri varken bizim aklımıza bu şarkı geliyor? Neden- Neden- Neden. Birçok soru var da cevap tek bir yerde kendini gösteriyor. Ama az daha sabretmeniz gerekiyor. Neydi kuralımız? Görülmeyeni duyabilmek. Bunun için de buzdağının dibine dalacağız. Buyursunlar

Şimdi bu şarkıyı bir unutalım, odağımızı dağıtmasın. Ezberlediniz, kanıksadınız, dertlendiniz, dibe çöktünüz. “Bu şarkıyı binlerce kez duydunuz da hiç dinlediniz mi?” Zira bildiğini sanmak duymaksa bilmediğini kabul etmek gerçekten dinlemeye başlamaktır. Ben size bir şarkıyı değil bir ömrün, hatta devrin “hasılasını” anlatacağım. Tatyos’un can dostu ve daha önce de buraya konuk ettiğimiz Ahmet Rasim bu şarkı için demiş; “Gamzedeyim” Tatyos’un ömrünün hasılası yani onun hayatının Özetidir diye. Yani Tatyos bu efsaneyi bir anlık ilhamla değil yavaş yavaş demlenen bir yorgunlukla, tüm hayatı boyunca biriktirdiğini derleyip toplamış, ölmeden iki ay önce kaleme almış. Ki vefatını 16 Mart’tır kaynakların gösterdiğine göre. Yani hemen hemen 113 yıl önce bugünlerde doğmuş bu şarkı da nasıl bir ortamda doğmuş ona bakalım.

Her şey Viyana’dan ikinci defa hayal kırıklığıyla dönmemizle başlıyor. Ne sandınız ya? Malumatfuruşa gark olmak yok en derinden geleceğim. Merak etmeyin hızlı çıkacağız. Lale devrine kadar nereye gideceğini bilmeyen devlet dönüşümü zorunlu kabul eder. Ağır aksak gitse de Tanzimatla siyaseten dönüşen devlet, toplumu da o toplumun zevklerini de dönüştürür. En başta vatandaşlık kavramı gelir, kölelik kaldırılır, vergiler bir sisteme bağlanır. Batı iktisadi kurumları Osmanlıya dahil olur. Fars geleneklerine temellenen Osmanlı edebiyatı terk edilip Fransız öykünmesi başlar kalem erbabında. Ayrıca, Sultan Aziz devrinde devrin Batılı müzik adamları gelip gider payitahta. Wagner-Liszt-Verdi gibi isimlerle Batı müziğine ait ciddi bir kamuoyu vardır artık. Perspektifin ağır bastığı Batı akımlarına ait resim sanatına öğrenci yetiştiren okullar minyatürün yerini doldurmaya başlar. Mimariye değinmeye gerek yok elde Dolmabahçe ve onun tiyatrosu malum.  Eğlence Cadde-i kebir yani İstiklal caddesinde “kafeşantanlara” kaymış, geleneksel meyhanelerin selası okunuyor. Kadınlar nadir de olsa kocalarıyla sosyalleşmeye başlar. Toplum alışıldığı üzere bugün dahi olduğu gibi iki parçadır. Alaturka- Alafranga

Şimdi işin bu tarihsel ve toplumsal dönüşümden kıssa çıkaracaksak; Ordu-devlet ruhunu yaşayan Osmanlı, orduyu modernize edeceğim derken devleti oluşturan fertlerin de dönüşümüne yol açmıştı. Açmıştı açmasına ama beklenen huzur ve refah gelmiyordu. Çünkü siyasi çekişmeler de bu değişimle daha baskın bir hal almıştı. Ordu, siyasetle uğraştığından cephede varlık gösterememiş, millet sistemi çökmüş paramparça bir toplum sadece ama sadece sessizce yıkımı bekliyordu. Tıpkı III. Mustafa’nın dediği gibi

Yıkılıptır bu cihan sanma ki bizde düzele.

Ve İstanbul halkı tüm bu yitirişi, acıyı ve yıkımı unutmak için eğleniyordu. Yüzyıl değişirken adım başı hafiyeler vardı, jurnalçiler vardı, gazeteler sansürlüydü devri istibdatta. İnsanlar rahatsız olduğu şeyleri konuşamıyordu. Balkanlar gidiyordu, halk eğleniyordu, Trablusgarp gidiyordu yine eğleniyordu. Haritalar her sabah yeniden çizilip dururken, Savaş bağıra bağıra ben geliyorum diyordu ama halk sefahatte kendini eğlenceye vuruyordu. Belki de bir toplumsal nevrozdu bu sosyologlar cevaplasın.

Bu tabloya Tatyos son noktayı koyuyor.

“Nihayetsiz bu takipte doğrusu takat yetmiyor.”

Bu nihayetsiz takip aşk mıydı, kader miydi, yoksa jurnalçiler-hafiyeler miydi? Belki de yaklaşan savaş sesleriydi. Bilmiyorum ama anahtar kelime; “takat” idi. Yani yavaştan girdiğimiz şarkı, neşenin bittiği yer değil; neşeye gücün yetmediği yerdi.

Önceden dinleyenler bilirler, yenilere selam olsun. Ben bir konuyu anlatmaya başlayınca biraz dağıtırım. Rehberliğim de biraz böyle. Çünkü ele aldığım konu sanki bir bilgi yığını gibi geliyor bana. Önce onları kendi içinde sınıflara ayırıp en son istifliyorum. Bu istiften de kıssadan hisse ile bağlıyorum. Zaten bu bölümleri yaparken benim en keyif aldığım kısım da biraz bu: bir şeyi anlatırken yeni şeyler öğrenmek. Örneğin ben Klasik Türk Müziği formlarını bilmiyordum. Makam demiyorum bakın, formlarını bilmiyordum. Bunlar çıkınca onlardan da bahsetmem lazım dedim kendi kendime. Şimdi küçük bir parantez açalım. Zira bu şarkının iskeletini inşa etmeden devam edersek o takatin neden yetmediğini anlatamam, size de aktaramam.

Klasik Türk müziğinde “form”, “parçanın türü”nden çok, iç mimarisini yani bölümleri nasıl sıralanır, tekrarlar var mı, sözlü mü sazlı mı, hangi usûl/akış içinde ilerler? Gibi hatları netleştirir.

Gamzedeyim, bir şarkı formudur baştan belirtelim. Zaten yirminci yüzyılın başından itibaren şarkı formu daha ağır basar beğeni çevrelerinde. Şarkı formu 4 ila 12 mısralı şiirlerin bestelenmesiyle oluşur. Bunların daha detaylı açıklaması için Instagram kanalına bir link ekleyeceğim. Merak edenler oradan detaylandırır.

Tüm formların tepesinde fasıl var efendim. Fasıl tek tek eserlerin icra etmek demeyelim de aynı makama ait ürünlerin belli bir akışla icra edildiği müzikal anlatıdır aslında. Mesela bu Fasılın açılışında ilgili makamdan bir peşrev olur. Sonra beste veya şarkı takip eder, önce ağır sonra da yürük semai en son saz semaisi yolu takip edilir. Bunlarında aralarında da bir taksim geçişi, longa ve sirto gibi hareketli ara kesitler hatta ve hatta bir oyun havası yer edermiş vakti zamanında. Ama bir kez daha diyeyim bunların hepsi tek bir makamla devam eden bir anlatıdır. Yani segahla başlayıp yegâh ile devam edemezsiniz bir fasla.   

“Gamzedeyim’e” şarkı dedik ama o tek başına öyle bir eser ki doğru bir orkestrasyonla bir faslın içinde, ilgili makamın bütün hikâyesini sırtlayan ‘duygu düğümü’ne de dönüşür. Daha net ifade etmem gerekirse, “gamzedeyim”, bir fasılın bıraktığı izi kısa süresi içinde bırakır. Ait olduğu Uşşak makamının hikâyesini tek nefeste gezdirir.

Bir de usulü var bu şarkının. Yani takip ettiği ritim. Tüm makamları ve usulleri ve hatta onların özelliklerini anlatamayacağım elbette. En azından bir yerde kulağınıza çalınırsa aklınızda kalmış olur. Bu şarkının usulü, yani ritmi; Sofyan. Sofyan aslında vuruştan oluşan bir nevi yürüyüştür; ilk vuruşu kuvvetlidir, ötekiler biraz daha utangaç. Belki de bu yüzden kulağa biraz da kalp atışı gibi gelir. Önce bir vurur, sonra kaybolacak gibi yapıp sonra bir kez daha vurur. Geri çekilir gibi yapıp bir kere daha vurur. Gene çekilir gene vurur. Bitmek bilmeyen bir işkence gibi. Sonsuz bir gamın esiri gibi. Tıpkı Sisifos gibi. Kızmayın bana ama bunu anlatmazsam olmaz. Çünkü sanat bir çağrışım ürünüdür. Anlatırken kendiliğinden gelir örnekler. Şimdi geldi aklıma Sisifos da.  Sisifos, kurnazlığıyla tanınan bir kraldır be bundan dolayı ölümden sonra kocaman bir kayayı dağın tepesine kadar itme cezası verilir. Tam zirveye yaklaştığında kaya geri yuvarlanır ve Sisifos her seferinde yeniden başlar. Zaman içinde Sisifos bir simgeye dönüşür: bitmeyen emek, tekrarlanan çaba, “sonuç yok ama hareket var” hâli. Tıpkı Tatyos’un yaşadığı İmparatorluk gibi, tıpkı o devlette yaşayan halk gibi tıpkı Sofyan usulle çalınan Gamzedeyim gibi.

Şimdi gelelim kelamın manasına sözün derinlerde akan yaresine. Ne diyor üstat; “Gamzedeyim.”  Valla ne yalan söyleyeyim ben bunu ilk dinlediğimde “gamzeli” gibi anladım ancak bu biraz da o dönemin diline olan cehaletimdi. Bu kelimenin ikinci yarısı “zede” yani Vurulmuş demek. Kazazede gibi, afetzede gibi. Yani şarkı “üzgünüm” demiyor; şairane bir şekilde şunu diyor: “Ben gamın darbesini aldım.” Ve ardından da: “deva bulmam”. Dikkat edin: “bulamam” değil; “bulmam.” Diyor. Bu çok ince bir anlama sahip aslında. Yani Tatyos diyor ki; “arayıştan bile yorulduğum yerdeyim”. Bir insanın “çare bulamadım” demesi başka, “çare aramıyorum artık” demesi bambaşka.
O yüzden bu cümleyi ben, doğrudan takat kelimesine bağlamayı tercih ediyorum.
Kendi hayatınızda “deva” diye aradığınız şeyler bittiğinde, yani huzur sandığınız şeylere ulaşırken aranacak bir şey kalmayınca elinde sadece dayanma gücünü sadece takati bulursun. Tatyos’un mahareti bu şarkıyı işte o eşikte inşa etmesi. Ve şarkının tuzağı da tam burada başlıyor. Dışarıdan bakınca bir araya gelen yarenin haykıra haykıra seslendirdiği “meclis şarkısı” gibi durur; insanlar eşlik eder, masada gülüşmeler ile olabilir kadehler tokuşturulur da şöyle bir derinden dinlediğinizde, o eşliğin altında başka bir akıntı sızmakta aslında. Hüznün akıntısı. Bu şarkıda, tatyos’un notalarında ve kelimelerinde Hüzün bağırmıyor. Hüzün burada bir örümcek gibi usulca ağını örüyor. Tekrarlar — “bulmam… kurmam… bulmam” — sizi yürütmez; oturtur. Oturtur ve çok basit bir soru bırakır masanın ortasına: “Senin devan nerede tükendi?” Yani “Gamzedeyim” bir vitrin şarkısı değil; hayatın içinden geçmiş bir şarkı.

Biraz daha girelim Tatyos’un hayatına bu şarkıyı yazarken büründüğü ruh durumuna. Tatyos… yani tam adıyla Tatyos Enkserciyan. İstanbul’un Ortaköy’ünde doğmuş bir Ermeni bestekâr; musikî meclislerinin onu daha çok “Kemânî Tatyos” diye çağırmasının sebebi de zaten o: kemanı, yani sesin en ince yerinden konuşan çalgının hakkını vermesi. Babası Manuk Ağa, Ortaköy Ermeni Kilisesi’nin mugannîlerinden; muganni Ermeni kiliselerinde ilahi okuyanlara verilen bir isim. Yani evin içinde ilahî gibi bir sesin, bir makam terbiyesini gezdiren bir babanın evladı. Müzikle bu şekilde tanışıyor.

Okulu bitirince hayat onu bir süre müziğin değil, ekmeğin tarafına çağırıyor: farklı işlerin peşinde mesela çilingirlik gibi. Belki de bu yüzden dem meclisinin kapısını iyi açmayı biliyordur. Ama insanın içine bir kere o ses düştü mü, demirle gümüşle yetinmiyor. Ortaya eser koymanın yollarını arıyor. Dayısından önce kanun dersleri almaya başlıyor ve devamı da geliyor. Yani Tatyos’un hikâyesi “bir anda sahneye çıkan dâhi çocuktan ziyade kendini inşa eden bir usta gibi desem yeridir. gözlemle, içine girdiği hayatın bir parçası olmakla devam ediyor. Ve acı bir şekilde bitiyor eli işte, kulağı musıkîde yürüyen hayat hikayesi. Ha bu arada işin garip tarafı evlidir de. Yani şarkıda geçen “bir yuva bulmam” ifadesi düz anlamıyla okunmaması gereken bir bilmece gibidir. Yuvasını kurmuş ama onu da bulamamış biridir. Tatyos.

Sonra fark edilen yeteneği ve dost canlısı tavrıyla İstanbul’un fasıl dünyasına giriyor. Gazinolar, balozlar, meclisler, icra geceleri; dönemin müzisyenleriyle omuz omuza çalınan o uzun gecelerde harika bir dostluk yaşamaya başlıyor Ahmet Rasim ile. Onun son anına dek yanında olan ve kalemiyle bir İstanbul manzarasının heykelini çıkaran Rasim sayesinde biz onu daha iyi tanırız. Çünkü Rasim’in anlattığı Tatyos, ansiklopedik bir madde değil; İstanbul’un gecelerinde dolaşan, meclislerde çalıp söyleyen, bazen taşan, bazen içine çöken bir adam. Rasim onun yanındaydı; yani bizim bugün ‘biyografi’ dediğimiz şeyi, o gün dostluk üzerinden kurdu. Onun yüzden ‘Gamzedeyim’i sadece bir şarkı diye dinlemeyiz; Rasim’in gözünden bakınca o eser, bir dönemin ve bir karakterin özeti olur. En başta dediğim gibi Rasim’in ‘ömrünün hâsılası’ yani, bir edebiyat süsü değil; bir arkadaşın, bir tanığın hükmüdür.”. Hatta gıpta ederim onların sohbetlerine. Valla beni bilenler bilir rüyalarım çokça gariptir. Bir keresinde bu ikisini dost meclisinde Bakırköy sahilinde gördüm. Yanlarında kemancı vasilaki ile beraber. Bu arada bu programında neden ortaya çıktığını biraz da buradan okuyun. Bakırköy sahilinde akşam çökerken bana rakı verdiler, biraz da dalga geçtiler tek içtim diye. Zira hepsi boğma rakıyı domuz sıkısı içiyorlardı. Diyeyim muhabbeti burada bitireyim. Bu rakı masasından kalkamayız çünkü.

Bir şeyin dışı parıltılıysa içi karanlık oluyor. Tatyos’un uğradığı vefasızlık gibi. Onun iyi anlarında yanında olanlar sağlığını yitirince bir bir kaçıp gidiyor. Hatta o kadar kimsesiz kalıyor ki Öldüğünde kilise kaydına, Türk musikîsinde bu kadar iz bırakmış bir isim olmasına rağmen “çalgıcı” diye yazıldığı bile anlatılır; cenazesini de Ahmet Rasim’in başını çektiği küçük bir kalabalık kaldırır ve Kadıköy Ermeni Mezarlığı’na defnedilir. Onun vefatının ardından Dostu Rasim 1 nisan 1913’te şu yazıyı kaleme alır.

“Yine bir sanatkâr, kefenlenmiş olarak memleketin bir bucağında açılmış olan yok oluş çukuruna yuvarlandı, gitti; ne matbuat, ne Ermenilik müteessir oldu. Ne de Osmanlı musikiperverliği, üstadın ölümünden haberdar bulunduğunu ispat edecek bir üzüntüye dair ses çıkardı.

 Arada sırada değil, hemen ekseriya sanat ve marifete karşı gösterdiğimiz nankörlük ve lakaydiden dolayı yazık bize. Son bestelerinden olan kesik kerem tarzındaki dilnişîn [gönüllerde yer etmiş] bir eserciğinin iki kıta-i tarumarında halini ne kadar safiyane tasvir etmiş idi:

 “Gamzedeyim, deva bulmam

Garîbim bir yuva bulmam

Kaderimdir hep çektiren

İnlerim hiç reha bulmam

Bilmem daha ne zamana kadar erbab-ı liyakat ve ehliyete karşı miskin, kadirnaşinas kalacağız? dün cenazesinde on, on beş fert bulunamadı. Kadıköy Ermeni Kilisesi’nde istirahat-ı ruhu için ayin-i ruhani icra edildiği zaman derun-i mabet gayetle tenha idi. ebedî dinlenme yerine cesedini nakleden arabadan maada üç araba ardı sıra koşuyordu. İnsanın, “Yuh olsun sana ey sanat, buralarda ne sürünüp duruyorsun?” diyeceği geliyordu.

Bitirirken gelelim asıl soruya gelelim. Bu asırlık şarkı nasıl hala daha güncel bir şekilde yaşayabiliyor? Böyle bir şarkı yaşar yaşamasına ama herkesin dilinde de güzel durmaz. Hani diyor ya shakespear Romeo’nun sesiyle: “yarayla dalga geçer yaralanmamış olan”. Anca anca yarası olan yarayı tarif edip o yarayı bir elbiseye giydiren bu şarkının hakkını verir. Hem söylerken hem dinlerken hem de Tatyos’un trajedisini duyarken. Müzeyyen Senar’ın sesinde başka, Zeki Müren’in edasında başka, Barış Manço’nun dünyasında başka… bugünün gençlerinin elinde bambaşka bir şeye dönüşüp yine de aynı yerden acıtmayı bu yüzden sürdürüyor. Peki nasıl?

Evvela bu şarkı çok esnek bir yapıda bir rakı masasına da bir rock konserinde de kendine rahatlıkla yer buluyor. Pop şarkısıyken bir aşk acısı klasikken içerideki boşlluğu ve çaresizliği anlatıyor. Böyle böyle bir ruh halini boğaza takılan bir cümleyle tarifini yapabiliyoruz. Sonra sahip olduğumuz yaralanmış olma halini rahatça anlatıyoruz duygularımıza tercüman gibi. Yani biz bu şarkıyı dinlerken “üzüldüğümüz için” değil, yarayı adlandırabildiğimiz için rahatlıyoruz. Modern insanın en büyük açlığı da bu değil mi? His var ama adı yok. İşte bu eser, ad koyuyor. O yüzden her dönemde tekrar tekrar çalınıyor. Her kuşak kendi sesini koyup, aynı yarayı yeniden isimlendiriyor.

Bu eser bizim doğulu damarımızın yas tutmasını stleniyor. Son bir asırdır yaşadığımız çatışmalar, ekonomik krizler, siyasi çekişmeler, savaşlar sıkıntılar ne varsa artık aklınıza gelen bir katarsis yaşattırıyor bir insan veya bir iş öznesinde. Bazı toplumlar acıyı konuşur; biz çoğu zaman acıyı konuşmak yerine şarkıya koyarız. Bu toplum, “yas tutmayı” unuttu. Acıyı yaşamadan “güçlü görünmek” zorunda kaldık. İşte bu şarkı, sana o izni veriyor: “Güçlü olma. Deva arama. Sadece dur ve kabul et. Çünkü Biz bu şarkıyı çok sevdiğimiz için değil; bu şarkı bizim söylenmemiş tarihimiz olduğu için dinliyoruz unutma.

Derin bir sesin özelinde “bir aşk şarkısı” gibi başlayıp, insanın kendine söylediği bir cümleye dönüşüyor gamzedeyim. Aşk herkesin hayatından geçer; ama “kendi kendine kalma” hâli daha yaygındır. “Gamzedeyim” tam orada durur: Muhatap belirsizleşir. Sevgili mi? Kader mi? Hayat mı? Devlet mi? İnsan mı? Belirsizlik, bu şarkının gücüdür; çünkü herkes kendi hikâyesini içine koyabilir.

Elem terk etmiyor. Sosyal medya akıyor, hayat hızlanıyor, gülüşler çoğalıyor—ama içte bir şey, seni takip ediyor.  “Kendini kandırma.” Çünkü kandırmak, duymaktır. Kendini duymaktan kurtulmak ise, dinlemektir. Duymak, şarkıya eşlik etmektir. Dinlemek, bestekârın kaderine eşlik etmektir.

Ve şimdi… bir gün yine bu şarkı çalacak. Sen belki masada olacaksın, belki yürürken, belki bir gecenin sonunda. O an şunu sor kendine “Benim tâkatim nereye gidiyor?” Çünkü bu şarkı, sana bir şey öğretmez. Sana bir şeyi hatırlatır: İnsan bazen devâ aramaz… İnsan bazen sadece, derdinin adını doğru koymak ister.

Bir dahaki sefere bu şarkı çaldığında, kadehi kaldırmadan önce bir saniye dur. O masadaki gürültüyü sustur. Ve 1913’te, yapayalnız ölen o “Ruhun Mimarı”na selam ver. Ona de ki: “Deva bulamadık Tatyos Efendi. Ama seni bulduk. Bu da bize yeter.”

Acıyı büyütmek değil; acıyı yerli yerine koymak içi dinleyin bir dahaki sefere ve şunu tekrar etmeliyiz. “Ben kötü değilim… Sadece yoruldum.” Ve şu soruyu: “Benim devâm nerede tükendi?”

Bu şarkı “mutluluğu kaybetmek” değil; kendi sesini kaybetme korkusu. O yüzden herkes söylüyor. Çünkü herkes, en az bir kez, sesini kaybettiği yeri hatırlıyor. Sesinizi, kalbinizi, karakterinizi kaygınızı bulmanız ve deva bulmanız dileğiyle.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir